Çağdaş insanın psişik atmosferi, hız ve erişilebilirlik etrafında şekillenmektedir. Bilgiye olduğu kadar içgörüye, anlamlandırmaya ve hatta dönüşüme çabucak ulaşma arzusu, yalnızca gündelik yaşamı değil, analitik süreci de belirgin biçimde etkilemektedir. Bugün analizden beklenen şey çoğu zaman bir açılma değil, bir rahatlama; dönüşüm değil, hızlı bir cevap üretimidir. Bu beklenti, ahlâkî bir kusurdan ziyade zamanın tinine (Zeitgeist) ait bir eğilim olarak ele alınabilir. Ancak analitik psikoloji perspektifinden bakıldığında, olgunlaşma süreci hızlandırılabilir bir süreç değildir. Aksine, hız talebi arttıkça, dönüşüm için ödenmesi gereken bedel ya ötelenir ya da daha kaotik ve zor biçimlerde geri döner.
Bu noktada “bedel” ya da “kefaret” kavramının neye işaret ettiği üzerinde durmak gerekir. Analitik çalışmada kefaret, acı çekmenin kutsanması ya da Benliğin egoyu cezalandırması anlamına gelmez. Bedel, daha ziyade, egonun kendisini mutlak referans noktası olarak konumlandırmaktan vazgeçmesiyle ilgilidir. Jung’un defalarca vurguladığı gibi, dönüşüm, egonun iradesiyle gerçekleşmez; ego sürecin taşıyıcısıdır, fakat mimarı değildir. Analitik süreçte ödenen bedel, çoğu zaman bir kazanım değil, bir çözülme deneyimidir: değerlerin sorgulanması, kişilik örgüsünün çatlaması, kişinin kendisiyle özdeşleştirdiği kimlik anlatılarının geçici olarak dağılması.
Analizde ego, bir kez yıkılıp yeniden kurulan bir yapı olarak görülemez. Aksine, süreç boyunca tekrar tekrar çözülen ve yeniden yapılanan bir komplekstir ego. Bu döngü, analitik çalışmanın en zorlayıcı boyutlarından biridir. Kişi, yalnızca semptomlarından değil, tutunduğu değerlerden, kendisini “iyi”, “doğru” ya da “güçlü” hissettiren kişilik parçalarından da vazgeçmek zorunda kalır. Bu, psişede ciddi bir yer değiştirmeye yol açar. İşte bu yer değiştirme, analitik sürecin asıl bedelidir. Bu bedel her zaman ıstırap biçiminde yaşanmak zorunda değildir; ancak çoğu zaman bir sarsıntı, bir yön kaybı (disoryantasyon) ve belirsizlik deneyimi içerir. İlginç olansa şudur: Analizde belirli bir eşikten sonra ıstırap, yerini kabule ve daha derin bir birlik duygusuna bırakır. Fakat bu, sürecin oldukça ileri evrelerinde mümkündür ve erken aşamalarda talep edildiğinde, yalnızca sahte bir bütünlük üretir.
Bu noktada analitik süreç ile simyasal opus arasındaki paralellik belirginleşir. Simyada opus, nihai ürüne ulaşmaktan çok, dönüşümün kendisini ifade eder. Marie-Louise von Franz’a göre opus, doğanın kendi ritmine saygı duyan, aceleye gelmeyen bir çalışmadır. Simya sürecinde bu ritme müdahale etmek, maddenin bozulmasına ya da çalışmanın sahte bir sonuca varmasına yol açardı. Analitik çalışmada da benzer bir ilke geçerlidir: Sürecin zamansallığını inkâr eden her girişim, dönüşümü hızlandırmaz; yalnızca onu yüzeyselleştirir.
Özellikle rubedo öncesi evreler, günümüz insanı tarafından sıklıkla atlanmakta ya da bastırılmaktadır. Nigredonun karanlığına kısa bir temasın ardından, Citrinitasın ara alanına girmeden, doğrudan bir “aydınlanma” anlatısına sıçrama arzusu dikkat çekicidir. Oysa citrinitas —sarılaşma evresi— ne tam karanlık ne de tam ışıktır. Bu faz, bilincin ışığının belirmeye başladığı, fakat henüz psişeye kök salmadığı bir eşiği temsil eder. Von Franz, bu evreyi bilincin henüz “dayanıklı” olmadığı, dolayısıyla kolayca kaçılabilen bir alan olarak tanımlar.
Tam da bu noktada, çağdaş spiritüel ve kişisel gelişim pratiklerinde sıkça karşılaşılan spiritual bypassing mekanizmaları devreye girer. Bedensel ya da teknik araçlar aracılığıyla hızlı bir bütünlük hissi yaratılır; ancak bu bütünlük psişik olarak hazmedilmemiştir. Kişi, çözülmeye gerçekten girmeden, “olmuş” hissine tutunur. Bunun sonucu çoğu zaman yönsüz bir hareketlilik, tekrar eden ilişkisel döngüler ve sürekli yeni bir başlangıç ihtiyacıdır. Analitik açıdan bakıldığında burada yaşanan şey dönüşüm değil, dönüşümün taklididir.
Simyada dönüşüm, yalnızca renklerin değişimiyle değil, daha derinde, iki temel ilkenin karşılıklı gerilimiyle anlaşılır: Sülfür ve Tuz. Bu iki ilke, ruh ile beden arasındaki kadim karşıtlığı temsil eder. Sülfür, ateşli özü, canlılığı, yönelimi ve anlam arzusunu ifade eder. Sülfür, psişenin yanıcı çekirdeğine, kişinin varoluşunu taşıyan içsel ateşe karşılık gelir. Yeşil Aslan figürü, bu sülfür ilkesinin henüz arıtılmamış hâlidir: güçlü, canlı ve dönüştürücü; fakat aynı zamanda taşkın ve henüz bir forma kavuşmamış. Burada ruh vardır, fakat bu ruh henüz taşınabilir değildir. Anlam arayışı yoğundur, fakat psişede yerleşmiş değildir.

Simyasal anlatıda Yeşil Aslan’ın güneşi yutması, tam da bu noktada ortaya çıkar. Güneş, bilinç, yön ve düzen ilkesini temsil eder. Aslanın güneşi yutması, bilincin geçici olarak kararması, anlamın askıya alınması ve egonun merkez olma iddiasını kaybetmesi demektir. Analitik süreçte bu evre çoğu zaman yönsüzlük, boşluk ya da depresif bir eşik olarak deneyimlenir. Ancak simya, bu kararmayı bir hata değil, zorunlu bir evre olarak görür. Çünkü bilinç, kendi ışığını kaybetmeye katlanmadan dönüşemez. Yeşil Aslan’ın yaptığı şey, ışığı yok etmek değil, onu içselleştirmektir. Bu sindirim süreci, simyasal dilde tekrar eden çözülme ve pıhtılaşma (solutio et coagulatio) işlemleriyle ifade edilir.
Bu içselleştirme süreci tamamlandığında, Aslan kırmızıya döner. Kırmızı Aslan, sülfürün arınmış ve yoğunlaşmış hâlidir; fakat bu aşamayı mümkün kılan esas ilke tuzdur. Tuz, bedenlenmeyi, sürekliliği ve dayanıklılığı temsil eder. Aurora Consurgens geleneğinde ve von Franz’ın yorumlarında tuz, ruhun dünyada kalabilme kapasitesiyle ilişkilendirilir. Jung’un Mysterium Coniunctionis’te ısrarla vurguladığı gibi, ruhun bedene katlanamadığı her durumda ortaya çıkan şey dönüşüm değil, enflasyondur. Bedensiz kalan ruh yükselir, genişler ve parlar; fakat aynı zamanda gerçeklikten kopar. Bu nedenle Jung, bedensiz gerçekleşen spiritüel genişlemeyi bir olgunlaşma değil, psişik bir şişme (enflasyon) hali olarak değerlendirir.
Kırmızı Aslan’ın ortaya çıkışı, bu enflasyon riskinin aşılması anlamına gelir. Kırmızı Aslan “güneşi yemiş” olandır; yani anlam, çözülmüş, sindirilmiş ve canlı bir ateş olarak yeniden doğmuştur. Bu aşamada ruh artık bedenden kaçmaz, beden de ruha direnmez. Tuz ilkesinin işlevi tam da burada belirginleşir: dönüşüm, yalnızca içsel bir aydınlanma olarak kalmaz; ilişkilerde, etik seçimlerde, bedende ve gündelik hayatta karşılık bulur. Analitik açıdan bu, içgörünün yaşamla sınanması demektir.
Bu noktada bedelin gerçek niteliği açığa çıkar. Bedel, ıstırap çekmek değildir; bedel, ruhun bedende kalmayı kabul etmesidir. Kişi yalnızca “anlamış” olmaz, anladığını taşımak zorunda kalır. Değerler yeniden düzenlenir, kişilik örgüsü yer değiştirir, bazı idealler çözülür. Bu süreç zorlayıcıdır; fakat zorlayıcı olması onu patolojik kılmaz. Aksine, analiz ilerledikçe, bu zorluk çoğu zaman yerini kabule ve daha derin bir birlik duygusuna bırakır. Ancak bu birlik, erken talep edilemez; çünkü bedenlenmemiş her birlik deneyimi, kaçınılmaz olarak enflasyon üretir.
Bu nedenle Yeşil Aslan’dan Kırmızı Aslan’a geçiş, bir aydınlanma anlatısı değil, bir cisimleşme anlatısıdır. Sülfür yanar, tuz tutar. Ruh parlamaz; yerleşir. Analitik çalışmanın olgunluk iddiası da tam olarak burada yatar: dönüşüm, yalnızca bilinçte değil, yaşamın kendisinde gerçekleştiğinde tamamlanır. Kırmızı Aslan’ın ortaya çıkışı, yalnızca sülfürün arınması değil, aynı zamanda bu arınmış ruh ilkesinin tuz aracılığıyla bedende ve yaşamda tutulabilir hale gelmesidir. Bu nedenle rubedo, bir vecd ya da trans hali değil; aksine, ruhun maddeyle uzlaşmasıdır. Analitik açıdan bakıldığında bu, içgörünün ilişkilerde, etik seçimlerde ve gündelik hayatta karşılık bulması anlamına gelir. Bedel tam da burada ödenir: ruh artık yalnızca yanmaz, taşınır; yalnızca yükselmez, yere basar.
Sonuç olarak, bedelsiz dönüşüm fikri cazip olsa da analitik psikoloji açısından sürdürülebilir değildir. Kolay yol her zaman yanlış yol da değildir; fakat olgunluk yolu değildir. Analitik çalışmanın vaadi hız, sürekli rahatlama ya da kesintisiz ışık değildir. Vaadi, dönüşümdür ve dönüşüm, doğası gereği, bir bedel ister. Bu bedel bir ceza değil, psişenin ciddiye alındığının işaretidir.
Didem Çivici – Copyright ©2026
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)
KAYNAKÇA
Edinger, E. F. (1992). The mystery of the coniunctio. Inner City Books.
Hillman, J. (1975). Re-visioning psychology. Harper & Row.
Jung, C. G. (1954). The practice of psychotherapy (Collected Works of C. G. Jung, Vol. 16). Princeton University Press.
Jung, C. G. (1967). Symbols of transformation (Collected Works of C. G. Jung, Vol. 5). Princeton University Press.
Jung, C. G. (1968). Mysterium coniunctionis: An inquiry into the separation and synthesis of psychic opposites in alchemy (Collected Works of C. G. Jung, Vol. 14). Princeton University Press.
Valentine, B. (1983). The twelve keys (A. E. Waite, Trans.). Samuel Weiser. (Original work published 1678)
von Franz, M.-L. (1980). Alchemy: An introduction to the symbolism and the psychology. Inner City Books.
von Franz, M.-L. (1997). Alchemy: An introduction. Shambhala.
von Franz, M.-L. (2000). Aurora consurgens: A document attributed to Thomas Aquinas. Inner City Books.
Rosarium philosophorum. (1998). In A. E. Waite (Ed.), The hermetic museum (pp. xxx–xxx). Weiser Books. (Original work published 1550)