Ego–Benlik Aksı (Ego-Self Axis)

Analitik psikolojide sıkça başvurulan “ego–Benlik aksı” kavramı, çoğu zaman kuramsal bir çerçeve olarak ele alınır. Oysa bu aks, doğuştan var olan bir yapı değil; zaman içinde, deneyim yoluyla ve belirli psikolojik koşullar altında inşa edilen canlı bir ilişki hattıdır. Ego ile Benlik arasındaki bu hat ne otomatik olarak oluşur ne de salt içgörüyle kurulur. Aksın oluşumu, psişenin hem dayanıklılığını hem de esnekliğini gerektiren uzun soluklu bir sürecin sonucudur.

Bu noktada ilk ve çoğu zaman göz ardı edilen konu, egonun gücüdür. Analitik çalışmada egonun çözülmesi, dönüştürülmesi ya da sınanması sıkça vurgulanır; ancak bu süreçlerin sağaltıcı olabilmesi için, öncelikle temel bir ego yapılanmasının mevcut olması gerekir. Zayıf, yeterince bütünleşmemiş ya da gelişimsel olarak kırılgan bir ego, analitik çalışmanın talepleri karşısında güçlenmek yerine parçalanma riski taşır. Bu nedenle paradoksal biçimde, analiz ancak belli bir ego gücü üzerine inşa edildiğinde derinleşebilir.

Ego Yapılanmasının Nörobilimsel Zemini
Güncel psikoloji ve nörobilim araştırmaları, bu analitik gözlemi güçlü biçimde desteklemektedir. Özellikle gelişimsel nörobilim alanında yapılan çalışmalar, temel ego işlevlerinin yalnızca psikodinamik değil, aynı zamanda nörolojik bir altyapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Duygulanım düzenleme, dürtü kontrolü, dikkat sürekliliği ve içsel durumları sembolize edebilme kapasitesi, büyük ölçüde prefrontal korteks ile limbik sistem arasındaki bütünleşmiş işlevselliğe dayanır.

Bu açıdan bakıldığında, “güçlü ego” kavramı katı ya da kontrolcü bir yapıdan ziyade, yüksek stres ve belirsizlik altında bile regülasyonu sürdürebilen bir sistem anlamına gelir. Sinir sisteminin aşırı uyarılma (hyperarousal) ya da çökkünlük (hypoarousal) durumlarına savrulmadan, yani aşırılıklara düşmeden ortada kalabilmesi, kişinin içsel deneyimleri parçalanmadan gözlemleyebilmesini mümkün kılar. Analitik çalışmada sıkça karşılaşılan yoğun duygulanımlar, çatışmalı ve sarsıcı imgeler ve çelişkili içsel talepler ancak bu regülasyon kapasitesi mevcutsa dönüştürücü olabilir.

Fakat burada önemli bir paradoks ortaya çıkar: Analiz, güçlü bir ego gerektirir; fakat aynı zamanda zayıf ya da yeterince yapılandırılmamış egoyu da güçlendirebilir. Bu, egonun zorlanarak değil; ilişkisel güven, süreklilik ve anlamlandırma kapasitesinin kademeli olarak gelişmesiyle mümkün olur. Nörobilimsel açıdan bu süreç, sinir sisteminin yeni deneyimlere dayanıklılık kazanması, yani nöroplastisitenin desteklenmesi anlamına gelir. Analitik ilişki, bu bağlamda psişeye olduğu kadar sinir sistemine de yeni bir düzenlenme (regülasyon) deneyimi sunar.

Ego–Benlik aksının oluşumu, ego ile Benlik arasındaki mesafenin ne çok yakın ne de kopuk olduğu bir ilişki gerektirir. Ego, Benlik’le aşırı özdeşleştiğinde enflasyon ortaya çıkar ve kişi kendini Benliğin sesiyle karıştırır. Tersine, ego Benlik’ten bütünüyle kopuk olduğunda yönsüzlük, anlamsızlık ve dağılma hâkim olur. Sağlıklı aks, bu iki uç arasında kurulan dinamik bir dengeyle mümkündür. Bu denge statik değil, her yaşam evresinde yeniden sınanan canlı bir ilişkidir.

Analitik süreçte bu aksın güçlenmesi, egonun pasifçe “olan biteni anlamasıyla” değil, deneyime aktif olarak yanıt verebilme kapasitesiyle ilişkilidir. Burada söz konusu olan, kontrol edici bir irade değil, belirsizliğe rağmen ilişkide kalabilme cesaretidir. Ego, başına geleni yalnızca açıklamakla yetinmediğinde, Benlik’le gerçek bir temas başlar.

Analizde Belirsizliğin Yeri
Belirsizlik, modern insan için çoğu zaman tolere edilmesi güç bir durumdur. Analizde de benzer bir eğilim görürüz: Belirsizlik, analizan tarafından hızla anlamla, yorumla ya da yönlendirmeyle kapatılmak istenir. Oysa analitik perspektiften bakıldığında, belirsizlik bir eksiklik değil, dönüşümün zorunlu bir ara evresidir.

Bu durum simyasal süreçle güçlü bir paralellik taşır. Simyada dönüşüm, doğrudan aydınlanmayla ya da nihai formla başlamaz. Aksine süreç, çözülme, kararma ve yönsüzlük evrelerinden geçer. Örneğin nigredo yalnızca karanlık bir çöküş değil, eski formların çözülerek yeni bir düzen için ham madde hâline geldiği bir aşamadır. Bu evrede simyacı ya da analizan, maddenin ya da içeriğin/tutumun neye dönüşeceğini henüz bilmez. Bu durumda kişinin yapabileceği tek şey, sürecin kendisine sadık kalmaktır.

Analitik çalışmada ego, eski anlamlandırma biçimlerini kaybeder. Bu evre çoğu zaman kaygı verici, hatta tehdit edici algılanır. Ancak tam da bu belirsizlik içinde, ego–Benlik aksı güçlenmeye başlar. Ego, kontrol etmeyi bıraktıkça ama tamamen de dağılmadan süreçte kalabildikçe, Benliğin düzenleyici ilkeleri devreye girer. Bu sayede, zamanla yeni anlamlar ve tutumlar oluşabilmeye başlar.

Simyada maddenin “ne olacağı” değil, ne olmaktan vazgeçtiği belirleyicidir. Analizde de dönüşüm, erken bir sonuca ulaşmakla ilgili değildir. Dönüşüm, belirsizlikte yeterince kalabilmekle mümkündür. Bu bekleme, edilgen bir duraksamadan ziyade aktif bir sadakat hâlidir aslında. Ego, çözüm üretmeden de var olabileceğini öğrendiğinde Benlik’le daha derinlikli ve hakiki bir ilişki kurmaya başlar.

Bu bağlamda ego–Benlik aksı, bir hedefe ulaşmanın sonucu olmak yerine belirsizlikle kurulan ilişkinin yan ürünü gibidir. Haliyle dönüşüm, psişenin kendi ritmine saygı duyulduğunda gerçekleşir.

Sonuç olarak, ego–Benlik aksı dediğimiz, bir nevi “köprü” olarak görebilen bu oluşum, canlı, esnek ve süreklilik gerektiren bir ilişkiden başka bir şey değildir. Bu köprü sayesinde psikolojik olgunluk mümkün kılınır. Fakat amaç, Benlik’e körü körüne teslim olmak değildir; onunla diyalog kurabilme kapasitesinin arttırılmasıdır önemli olan. Güçlü ama katı olmayan, esnek ama dağılmayan bir ego, Benlik’le gerçek bir ilişki kurabilir. Jungiyen analizin asıl hedefi de budur: egoyu ortadan kaldırmak değil, onu belirsizliği taşıyabilecek ve Benlik’le ilişki kurabilecek kadar sağlam hâle getirmek.

Didem Çivici – Copyright ©2026
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)

Kaynakça:

  • Jung, C. G. (1959). Aion: Researches into the Phenomenology of the Self (Collected Works, Vol. 9ii). Princeton University Press.
  • Jung, C. G. (1960). The Structure and Dynamics of the Psyche (Collected Works, Vol. 8). Princeton University Press.
  • Jung, C. G. (1966). Two Essays on Analytical Psychology (Collected Works, Vol. 7). Princeton University Press.
  • Jung, C. G. (1968). Psychology and Alchemy (Collected Works, Vol. 12). Princeton University Press.
  • von Franz, M.-L. (1964). The Process of Individuation. In Man and His Symbols. Aldus Books.
  • von Franz, M.-L. (1980). Alchemy: An Introduction to the Symbolism and the Psychology. Inner City Books.
  • von Franz, M.-L. (1997). Alchemical Active Imagination. Inner City Books.
  • von Franz, M.-L. (1999). Psychotherapy. Shambhala.
  • Aurora Consurgens. (Attributed to Thomas Aquinas; Jungian commentary essential).
  • Fabricius, J. (1976). Alchemy: The Medieval Alchemists and Their Royal Art. Diamond Books.
  • Edinger, E. F. (1985). Anatomy of the Psyche: Alchemical Symbolism in Psychotherapy. Open Court.
  • Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. Hogarth Press.
  • Stern, D. N. (1985). The Interpersonal World of the Infant. Basic Books.
  • Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E., & Target, M. (2002). Affect Regulation, Mentalization, and the Development of the Self. Other Press.
  • Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind. Guilford Press.
  • Panksepp, J. (1998). Affective Neuroscience. Oxford University Press.
  • Schore, A. N. (2012). The Science of the Art of Psychotherapy. Norton.
  • McEwen, B. S. (2007). Physiology and Neurobiology of Stress and Adaptation. Physiological Reviews.
  • Hillman, J. (1975). Re-Visioning Psychology. Harper & Row.
  • Ogden, T. H. (1994). Subjects of Analysis. Jason Aronson.

Yorum bırakın