Modern insan, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren giderek artan bir biçimde kendi doğal köklerinden, ritüellerden, topluluk bağlarından ve beden–doğa bütünlüğünden uzaklaşmış bir varlık olarak tanımlanabilir. Carl Gustav Jung’un özellikle Modern İnsan Ruhu üzerine yaptığı çalışmalar, çağdaş bireyin giderek içsel pusulasını kaybettiğini, arketipsel dünyayla kurduğu doğal ilişkinin zayıfladığını ve bunun ruhsal yapıda köklü bir sarsıntıya yol açtığını vurgular. Jung’a göre modern insan, kolektif bilinçdışıyla olan organik bağlarının incelmesiyle birlikte kendisini “korumasız bir varlık” gibi hisseder; yönlendiren içsel güdülerin kaybı psişenin doğal düzenini bozar ve ego, bilinçdışı arketipsel güçlere karşı savunmasız ve kırılgan hâle gelir.
Bu savunmasızlık, son kırk yılda psikopatolojik dünyada yükselişe geçen borderline kişilik yapılanmasına dikkat çekici bir zemin hazırlamış olabilir. Ulusal kayıt verileriyle yapılan epidemiyolojik analizler, borderline kişilik bozukluğu için tedavi edilen olgu insidansının 1970’lerden itibaren belirgin biçimde arttığını göstermiştir; örneğin Danimarka verileri 1970–2009 döneminde kadınlarda lineer bir artış olduğunu bildirir (Clemmensen et al., 2013)[1]. Gün geçtikçe daha çok klinisyen, psikanalist ve psikiyatrist, günümüzde yetişkinlerin önemli bir bölümünün artık “narsistik yapılanma”dan çok “borderline” yapılanmaya yakın olduğundan bahsediyor. Narsistik kişilik örgütlenmesinin özellikle Baby Boomer kuşağında yoğun olarak görüldüğü; bireycilik, başarı ideolojisi ve yükselen ekonomik refah ile beslendiği düşünülürken, 1970’ler ve 1980’lerde doğan kuşaklarda borderline örüntülerinin hızla arttığı görülüyor. Bu artış, yalnızca bireysel aile dinamikleriyle değil; kültürel, toplumsal, teknolojik ve arketipsel dönüşümlerle de ilişkili gibi görünüyor.
Bu denemede, borderline kişilik yapılanmasını yalnızca klinik tanı kriterleriyle değil, modern insanın kolektif psikolojik iklimi, arketipsel savunma sistemleri, toplumsal dönüşüm ve doğadan kopuş perspektifleriyle birlikte ele almayı amaçladığımı belirtmeliyim. Bir Jungiyen psikoanalist olarak, borderline yapılanmasını modern çağın “eşik varoluşu” olarak okumanın hem klinik düzeyde hem de kültürel-arketipsel düzeyde daha bütünsel bir anlayış sunabileceğini düşündüğümün de altını çizerek başlayalım…
MODERN İNSAN VE DOĞADAN KOPUŞ
Jung’un Modern İnsan Tasviri
Geleneksel toplumlarda bireyin ego gelişimi, doğayla ve kolektif bilinçdışıyla kurulan ritüel bağlar tarafından desteklenirken modern dünyada bu bağlar büyük ölçüde kopmuştur. Jung’un “kolektif bilinçdışından kopmuş ego” olarak tanımladığı durum, bireyin içsel yönelim mekanizmalarını zayıflatır. Artık birey ne güdülere güvenebilir ne de kültürün aktardığı sembolik sistemlere. Bu durum, psişenin sınırlarının esnemesine ve kişinin kendisini sürekli dalgalanan arketipsel güçler karşısında savunmasız hissetmesine neden olur. Modern insanın (dışarıdaki ve içerideki) doğayla olan bağının zayıflaması, yalnızca ekolojik ya da toplumsal bir sorun değildir, aynı zamanda psişenin doğal düzeninin bozulması anlamına gelir.
Doğanın sunduğu ritmik düzen—gece ve gündüz, büyüme ve çürüme, yaşam ve ölüm döngüsü—psişenin içsel düzeni için de temel bir modeldir. Modern dünyayla birlikte bu döngüsel süreçten kopan insan, içsel anne ve baba işlevlerini (kompleksler) de daha kırılgan biçimde geliştirir. Toplulukların, ritüellerin ve erginlenme süreçlerinin yok olduğu bir dünyada ego, arketipsel alanlarla baş başa kalmış bir yetim haline gelir. Bu durum, borderline fenomeninin temelindeki liminaliteyi güçlendirir: bir yere ait olamama, sabit bir kimlik kuramama, sürekli değişen duygusal durumlar, idealize etme ve devalüe etme döngüleri. Bunların hiçbiri yalnızca gelişimsel travmayla açıklanamaz – aynı zamanda çağın tininin (zeitgeist) bireyin ego kapasitesini aşan yoğunlukta arketipsel içerikler üretmesiyle de ilişkilidir.
BORDERLINE YAPILANMANIN ARKETİPSEL ANALİZİ
Liminal Ego: Eşik Psikolojisi
Borderline organizasyonu, yalnızca savunma mekanizmalarının bir dizisi değildir- psişenin eşikte kalmış hâlidir de. Liminalite, antropolojide olduğu gibi psikolojide de belirli bir dönüşüm için gerekli ara alandır. Fakat modern kültürde bu liminal süreç tamamlanamaz. Çünkü ritüel yoktur, topluluk yoktur, öğretici figürler yoktur. Bunun sonucu olarak birey, eşikte sıkışmış bir ego ile yaşam boyu döner durur. Örnek rehber kişiliklerin eksikliğinde birey, borderline kişilik yapılanması geliştirerek hızlı idealizasyon ve hızlı çöküşlerle örülü bir yaşama adım atar.
Anne Arketipi: Besleyen, Yutan ve Kaybolan
Borderline fenomenolojisinde idealizasyon–devalüasyon döngüsü, yalnızca bireyin erken bağlanma travmalarını değil, anne arketipinin kendi içindeki kutupsallığını da yansıtır. Arketipsel anne hem besleyen hem yutan hem de yok eden figürleri içinde barındırır. Modern dünyada maternal (anneye ait) tutunma alanlarının zayıflaması—duygusal temasın kopukluğu, hız, stres, yalnız ebeveynlik—anne arketipinin bu kutuplarını daha ham ve işlenmemiş şekilde (arkaik biçimde) ego’ya taşır.
D. Kalsched’in “koruyucu-işkenceci iç nesne” modeli burada kritik bir rol oynar. Yaralı içsel çocuk, travmanın yıkıcı etkilerinden korunmak için bilinçdışında güçlü bir koruyucu figür yaratır. Ancak bu figür aynı zamanda cezalandırıcı, kısıtlayıcı ve saldırgan bir hâle gelir. Borderline yapılanmasındaki ani öfke, terk edilme korkusu ve kendine (başkalarına da) yönelen saldırganlık, bu arketipsel iç nesnenin belirtileridir.
Baba Arketipi: Yasa ve Sınırın Çöküşü
Modern bireyin psikodinamiğinde baba arketipinin içerdiği “yasa, form, yön tayini ve sınır koyucu enerji” giderek zayıfladı. Jung’un Aion ve Two Essays’de işaret ettiği üzere, baba imgesinin kültürel düzlemde çöküşü aynı zamanda logos’un, yani düzenleyici tinsel prensibin gerilemesidir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren aile yapılarının dönüşmesi, otorite modellerinin otantik işlevlerini kaybetmesi ve toplumsal söylemde “babanın ölümü” metaforunun yaygınlaşması, bireyin ruhsal yapısında sınırlandırıcı ve yön verici iç sesin zayıflamasıyla paralel ilerlemiştir. Baba arketipinin kültürel olarak gerilemesi, bireysel psikolojide de içsel yasayı kuran fonksiyonların belirsizleşmesine ve özellikle genç yetişkinlikte “iç sınır”ın kırılganlaşmasına yol açması ihtimalini doğurur. Bu çöküş, bireyin yalnızca dışsal otoriteyle değil, kendi içsel ‘logos ilkesi’yle de temas kurmasını zorlaştırır. Çoğu borderline yapıdaki bireyin temel yaralarından biri, tam da bu içsel yasayı somutlaştıracak bir baba imgesinin oluşmamış, yarım kalmış ya da tutarsız kalmış olmasıdır. Sonuç, kaotik bir çocukluk dünyasının yetişkinlikte oluşan duygusal taşmalara kapı aralamasıdır.
Baba arketipinin zayıflaması yalnızca bireysel aile yaşantısının bir sonucu değil, aynı zamanda kültürel bir birikimdir. 1970’lerden itibaren toplumsal baba/devlet otoritesinin zayıflaması, yalnızca kültürel değil, arketipsel bir kırılmadır. Baba arketipi; ayırma, sınır koyma, düzen, yönelim ve yapısal bütünlük işlevlerini temsil eder. Bu işlevler aile ve toplum düzeyinde zayıfladığında, ego’nun sınır oluşturma ve sürdürme kapasitesi de zayıflar. Otoritenin doğası toplumsal düzeyde dönüşmüş, “sınırın anlamı” bireyin özgürlüğü uğruna aşınmıştır. Fakat Jung’un perspektifinden bakıldığında, özgürlüğün sürdürülebilir olabilmesi için önce bir sınırla, bir iç düzen ilkesiyle karşılaşmak gerekir; aksi halde özgürlük, kaos ve yönsüzlük olarak deneyimlenir.
Borderline yapılanmada görülen yoğun terk edilme kaygısı, ilişkilerde idealizasyon-devalüasyon döngüleri ve süreğen kimlik dağınıklığı tam da bu iç sınır eksikliğiyle ilişkili gibi görünmektedir. Donald Kalsched’in The Inner World of Trauma’sında açıkladığı üzere, travma sonrası savunma yapan arketipsel kompleksler, bir baba-fonksiyonunun eksik olduğu durumlarda “içsel zalim bir koruyucu”ya dönüşür; yani sınır koyucu ilke yokluğunda psişe, daha ilkel ve aşırı korumacı arketipsel güçlerle baş başa kalır.
Bu bağlamda borderline örgütlenme, yalnızca kişisel travmaların sonucu değil; aynı zamanda baba arketipinin kültürel-tarihsel çözülüşünün birey ruhsallığındaki izdüşümüdür.
Benlik Arketipinin Taşkın Yüzleri
Benlik (“the Self”) arketipi, Jung’a göre hem düzenleyici bir merkezdir hem de psişenin bütünlüğünü temsil eden en geniş kapsamlı arketipsel ilkedir. Fakat bu merkez, yeterince yapılanmamış bir ego ve çöküşte olan bir baba-imgesi ile karşılaştığında, birleştirici değil yıkıcı; “taşkın”, arkaik ve yutucu halleriyle deneyimlenebilir.
Borderline dinamiklerde görülen bütünleşme arzusu —bir başkasıyla kaynaşma isteği, ilişkide sınır erimesi, sevgi ile yok olma arasında gidip gelen duygusal dalgalar— çoğu zaman Benlik arketipinin arkaik ve mitik yüzlerinin egoya fazla yaklaşmasıyla açıklanabilir. Ego yeterince sağlam olmadığında, Benlik’in kapsayıcı, çerçeveleyici işlevi bir “dissolüsyon” sürecine dönüşür; yani birey, bütünlük oluşumunu taşıyamadığı için, bu enerji savrulma, taşma, birleşme-fakat-kaybolma biçimlerinde deneyimlenir. Borderline organizasyonunda Benlik arketipinin taşkın enerji imgeleri (yoğunluk, aşırılık, kaos, parçalanma, yok oluş imgeleri), Dionysos’un aşkınlık ve Kali’nin yıkıcı dönüştürücü gücü olarak borderline deneyiminde sıkça hissedilir. Fakat ego bu arketipsel büyüklüğü taşıyamadığında dissosiyasyon ve duygusal fırtınalar ortaya çıkar. Bu durum yalnızca klinik bir semptom da değildir – modern bireyin parçalanmış kimlik yapısı ve hızla akan dünyada tutunacak merkezi bulamama hâlinin arketipsel izdüşümüdür.
Kalsched’in travma sonrası savunmalarında sıkça vurguladığı “arkaik koruyucular” ya da “içsel mitik figürler”, Benlik’in bütünleştirici enerjisinin yapılandırıcı bir baba/anne arketipiyle çevrelenmediği durumlarda yıkıcı yüzleriyle ortaya çıkar. Borderline bireylerde görülen Benlik deneyimindeki dalgalanmalar —bir an için derin bir yakınlık ve bütünlük hissedip bir anda yok olma, terk edilme ya da değersizlik çukuruna düşme— bu taşkın Benlik enerjisinin işaretidir. Jung’un Mysterium Coniunctionis’te belirttiği üzere, Benlik enerjisi egoya “fazla yakın” olduğunda kişi mistik bir birlik deneyimi ile yok edici bir kaos arasında salınabilir (bknz. Rudolf Otto – numinous). Modern çağda bu durum, özellikle ruhsal merkezini kültürel veya dinsel sembolik yapılarda bulamayan bireylerde daha görünür hâle gelmektedir. Dolayısıyla borderline yapı, yalnızca kişisel ilişki tarihinin değil, aynı zamanda Benlik arketipinin korunmasız ve çerçevesiz bir şekilde ego dünyasında yükselişinin dramatik bir dışavurumudur.
MODERN DÜNYADA BORDERLINE ARTIŞI: KÜLTÜREL VE ARKETİPSEL GEREKÇELER
1970–80 Yıllarıyla Birlikte Borderline Neden Arttı?
- Aile yapılarının hızla değişmesi
- Boşanmaların artışı ve yalnız ebeveynlik
- Topluluk bağlarının çözülmesi
- Teknolojik hız kültürü
- Çocuklukta duygusal regülasyon modellerinin kaybı
- Ritüellerin ve geçiş törenlerinin kaybolması
- Modernitenin sürekli uyarılmış sinir sistemi yaratması
Bu faktörlerin birleşimi, ego gelişimini destekleyen doğal “psişik ekosistemi” zayıflatır. Jungiyen açıdan bu, arketipsel alanların arkaik ve düzenlenmemiş biçimde ego’ya sızması anlamına gelir. Sonuç, borderline’a özgü parçalanmış benlik deneyimidir.
Narsistikten Borderline’a Geçiş
Boomer kuşağının narsistik yapılanması daha çok bireycilik ve başarı kültürü ile uyumluyken, sonraki kuşakların parçalı, hızlı, köksüz ve ritüelsiz dünyası borderline örüntüleri tetiklemiştir. Bu nedenle borderline fenomeni yalnızca bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda kültürel ve arketipsel bir semptom da doğurur.
Yirminci yüzyılın ortalarındaki klinik manzara, özellikle Batı toplumlarında, narsisistik kişilik yapılanmasının yükselişiyle karakterizeydi; bu durum hem psikanalitik literatürde hem de toplumsal gözlemlerde “büyüklenmeci ego”, “kendine yeterlik yanılsaması” ve “duygusal mesafe” gibi temalarla destekleniyordu. Ancak Jungiyen açıdan bakıldığında bu narsisistik yükseliş, aslında ataerkil-logos merkezli kültürün aşırı rasyonelleşmiş bireyini temsil ediyordu: güçlü ego sınırları, yükseltilmiş performans ideali ve duygularla mesafeli bir ilişki. Baby boomer kuşağı—özellikle savaş sonrası ekonomik büyüme döneminde yetişenler—kendilerine atfedilen bu narsisistik eğilimleri kısmen toplumsal yapının ürünü olarak taşıdı; baba arketipinin otoriter yüzü hâlâ güçlüydü, sınır sabitti ve birey bu sınırın içinde başarı, özerklik ve kendini kanıtlama üzerinden bir kimlik oluşturuyordu. Ancak 1970’lerden itibaren kültürel iklim radikal biçimde değişmeye başladı: otoritenin sarsılması, aile modellerinin parçalanması ve örf-adetlerin değerini yitirmesi, ekonomik güvencenin gerilemesi ve toplumsal normların hızla erimesiyle birlikte “büyüklenmeci kişilik” yerini “kırılgan/geçirgenkişilik”e bırakmaya başladı. Narsisistik kişilik örgütlenmesinin içsel çerçevesi zayıfladıkça, ego sınırlarının dıştan çizildiği dünyadan, ego sınırlarının içsel olarak örgütlenemediği bir dünyaya geçiş yaşandı. Bu geçiş yalnızca klinik istatistiklerde değil, arketipsel düzeyde de bir dönüşüme işaret ediyor: büyüklenmeci (Baba figürü) Apollonian ego gerilerken, duygusal taşkınlık, terk edilme korkusu ve kökensel korunma ihtiyacı taşıyan (çocuk) Dionysian (Pan) yapı (gölge) öne çıkıyor gibi görünmekte.
Bu kültürel değişimle birlikte borderline yapılanmanın, özellikle 1970 ve 80’lerde doğan kuşaklarda daha görünür hâle gelmesi şaşırtıcı değil. Zira narsisistik kişilik bozukluğunun temeli olan “şişirilmiş ama kırılmayan” ego kabuğu modern dünyada artık sürdürülemez hâle geldi. Ekonomik ve ilişkisel kırılganlıklar, hızla değişen toplumsal beklentiler, aile yapısının esnemesi ve otoritenin belirsizleşmesi bireyin ego sınırlarını dışsal olarak taşıyamayacak kadar geçirgenkılmaya başladı. Bunun sonucunda kişilik her zamankinden daha çıplak ve korunmasız, daha reaktif ve duygusal dalgalanmalara açık bir hâl aldı. Analitik perspektifte bu, ego merkezinin artık Benlik’in düzenleyici eksenine güvenemediği anlamına gelir: birey ne dışsal otoriteye duyduğu bir güven bulur (baba arketipinin gerilemesi nedeniyle), ne de içsel sabit bir merkeze tutunabilir (Benliğin taşkın yüzleri nedeniyle). Narsisistik yapılanmada içsel boşluk büyüklenmeyle kapatılırken, borderline yapılanmada aynı boşluk “panik, kaynaşma arzusu ve duygusal taşma” ile doldurulur. Dolayısıyla modern bireyin narsisistikten borderline’a kayışı, yalnızca tanısal değişim ya da klinik popülerlik değildir; kültürel bilinçdışının gömülü yapılarının, özellikle otorite, aidiyet ve kimlik temalarının dönüşümünün arketipsel yansımasıdır da. Bu anlamda borderline örgütlenme, çağdaş insanın parçalanmış dünyasını psikolojik düzeyde en açık biçimde yansıtan klinik yapı hâline gelmiştir.
Sonuç
Borderline kişilik yapılanması, modern dünyanın hızlanmış, köksüzleşmiş ve ritüelsizleşmiş ruhsal ikliminde ortaya çıkan bir eşik fenomeni olarak görülebilir. Jung’un modern insan hakkındaki uyarıları—doğadan kopuş, güdülerin uyuşması, arketiplerle sağlıksız bir ilişki—bugünün borderline artışını anlamak için önemli bir arka plan sunar. Borderline, yalnızca bireysel travmaların değil, aynı zamanda çağın tininin bir semptomudur: parçalanmış, yönünü kaybetmiş, köklerini arayan modern insanın psişik yüzü.
Tabi ki arketipsel savunmalar, Kalsched’in içsel çocuk modeli, anne-baba arketiplerinin kutupsal doğası ve kültürel dönüşümler birlikte ele alındığında borderline yapılanma, modern insanın bilinçdışından yükselen dönüştürücü ama acı dolu bir çığlığı olarak da okunabilir. Borderline’ın gölgesinde saklı olan şey, belki de çağın yeniden “doğaya, bedene, ruha ve Benlik’e” dönme ihtiyacıdır.
Didem Çivici – Copyright ©2025
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)
KAYNAKÇA / REFERANSLAR
Jung, C. G.
- Modern Man in Search of a Soul.
- The Archetypes and the Collective Unconscious.
- Two Essays on Analytical Psychology.
- Symbols of Transformation.
Kalsched, D.
- The Inner World of Trauma: Archetypal Defenses of the Personal Spirit.
- Trauma and the Soul: A Psycho-Spiritual Approach to Human Development and Its Interruption.
Kernberg, O.
- Borderline Conditions and Pathological Narcissism.
- Severe Personality Disorders.
Fonagy, P., Bateman, A.
- Mentalization-Based Treatment for Borderline Personality Disorder.
Neumann, E.
- The Great Mother: An Analysis of the Archetype.
- The Origins and History of Consciousness.
Hillman, J.
- Re-Visioning Psychology.
- The Myth of Analysis.
Colman, W.
- Borderline Conditions and Pathological Organization: A Jungian Perspective. (Makaleler)
Samuels, A.
- The Plural Psyche: Personality, Morality and the Father.
Bilimsel Makaleler:
Clemmensen L.M.Ø., Jensen S.O.W., Zanarini M.C., Skadhede S.C., Munk-Jørgensen P. (2013). Changes in treated incidence of borderline personality disorder in Denmark: 1970–2009. Canadian Journal of Psychiatry. DOI / PubMed.
Guilé J.-M., et al. (2018). Borderline personality disorder in adolescents: prevalence, diagnosis and treatment. (Practitioner review / overview). European Child & Adolescent Psychiatry / review.
Min J., et al. (2023). Prevalence rate trends of borderline personality disorder…
Dahlenburg S.C., et al. (2024). Global prevalence of borderline personality disorder and …. Journal / Elsevier.
Meaney R., et al. (2016). Prevalence of Borderline Personality Disorder in University Students: Systematic review / meta-analysis.
[1] Epidemiyolojik veriler BPD olgularında artış işaretleri gösterse debu artışın bir kısmı tanısal kriterlerin meşrulaşması, tarama araçlarının yaygınlaşması, klinik farkındalığın artışı ve sağlık sistemlerine erişim değişimleriyle açıklanabilir. Öte yandan ulusal kayıt çalışmaları (ör. Danimarka, 1970–2009) ve çeşitli klinik veriler artışın gerçek bir fenomen olduğunu da işaret etmektedir; bu nedenle hem ‘gerçek prevalans artışı’ hem de ‘raporlama/tanı artışı’ olasılıkları birlikte değerlendirilmelidir.