Antropos: “Hakiki İnsan”

“Bilinçdışında zaten var olan bir bütünlük mevcuttur; Batı geleneğinin “homo totus”u ve Çin simyasının Chên-yên’i (hakiki insan) — içimizdeki daha yüce insanı, Tanrı’ya benzer olan Antropos’u temsil eden o bütün, ilksel varlık.” — Carl Gustav Jung, CW 14 – Mysterium Coniunctionis

Son zamanlarda özellikle bir arketip etrafında (ya da o benim etrafımda) dolanıp duruyorum. İsmi çok anılmayan fakat sanıyorum ki analitik çalışmanın merkezinde yer alan büyük bir kavram kendisi: Anthropos/Antropos.

İçimden pek çok cümle kurmak geldiyse ve günlerdir pek çok şey karalamışsam da döndüm dolaştım Marie-Louise von Franz’ın cümlelerinden öteye geçemedim. Dolayısıyla, ondan birkaç paragrafı çevirerek yayınlamayı uygun buldum.

Okuyucuya, önündeki dakikalar için zihin ve kalp açıklığı dilemeyi borç bilirim… 

*“…Kova Çağı’nda insanın görevinin, kendi daha büyük içsel varlığının, yani Antropos’un bilincine varmak ve bugün çoğunlukla yapıldığı gibi onu sömürmek yerine bilinçdışına ve doğaya en yüksek özeni göstermek olabileceği anlamına gelebilir.

Antropos aynı zamanda insan ırkının kolektif psişesini temsil ettiğinden, tüm insanlıkla bağlantı içinde olma duygusunun arketipsel kaynağıdır. Bu bağlantı bugün hayati önemdedir. Bu nedenle pek çok insan ona yönelmekte ya da onu fanatik bir coşkuyla aramaktadır. Fakat konstale olmuş bir arketip, içsel ve kişisel düzeyde bilinçli biçimde tanınıp gerçekleştirilmezse, kişiyi arkadan yakalar ve bir “posesyon” (ele geçirme) durumuna yol açar. Oysaki posesyon patolojiktir. İlkel halklar, bir “tin” (spirit) tarafından —yani arketipsel bir içerik tarafından— ele geçirilmiş ve bu nedenle tedaviye ihtiyaç duyan bir kişi ile, tinleri nasıl kontrol edeceğini bilen ve onların güçlerinin kendisi aracılığıyla, kendisi ele geçirilmeden çalışmasına izin verebilen bir şaman ya da şifacı arasındaki farkı büyük bir doğrulukla ayırt ederler.

Arketipsel motiflerin etkisi kör edici olabilir ya da kültürel açıdan yapıcı olabilir; ideolojik olarak güdülenmiş kitlesel cinayetlere ya da kolektif çılgınlıklara yol açabileceği gibi en yüce tinsel yaratımlara da yol açabilir. Sorun, ikinci bölümde (kitaptaki ikinci bölüm) tartışıldığı üzere, bireyin ego-bilincini sağlam tutup tutamayacağı ya da tüm arketiplerin yüklü olduğu o muazzam duygusal güce yenik düşüp düşmeyeceğidir; eğer yenik düşerse, bilinci kısmen ya da tamamen çözülür. Geçmişteki ve günümüzdeki sayısız dinsel savaş, ideolojik mücadele ve zulüm, insanlığın ele geçirilmeye olan açıklığının sarsıcı kanıtlarıdır. Jung’a göre, ağır hastalıkların çoğunda da son tahlilde mesele, bilincin —belirli bir zayıflık nedeniyle— entegre edemediği arketipsel içerikler tarafından ezilmesidir. Bilinç ne kadar dar, rasyonalist ve katıysa, bu tehlike o kadar büyüktür.

Bireysel ya da kolektif durumlarda konstale olan arketipsel içerik, aynı anda hem en büyük tehlike hem de kurtarıcı güçtür; çünkü böyle bir içerik, bilinçteki tek yanlılığa bir telafi olarak ihtiyaç duyulduğunda bilinçdışından yükselir ve kendini dayatır. Ancak bu içerik yalnızca bireyde tanınıp entegre edildiğinde yaratıcı biçimde çalışabilir. Eğer bu yaratıcı eylem gerçekleşmezse, aynı içerik varlığını sürdürür, fakat projeksiyon biçiminde: düşman —yani bu içeriği engelleyen her neyse— dış düşmanlara yansıtılırken, olumlu içerik bir lidere, bir kahramana ya da seçkin bir sınıfa yansıtılır. Böylece onun bilinçli hale gelme olasılığı kaybolur ve kişilikte ya da toplumda bir parçalanma meydana gelir. Bölümün başında anlatılan, Antropos’un —kozmik insanın— dünyanın çokluğuna düşüşü miti de bu olayı yansıtır; bu yüzden çoğu mit, dünyada parçalanmış olan ilksel insanın yeniden “bir araya getirilmesi” ve bir kılınması gerektiğini anlatmaya devam eder.

İnsan psişesinde çok sayıda farklı arketipin bulunması (muhtemelen içgüdüler kadar çok) gerçekten de insan psişesinde belli bir bölünebilirliğe işaret eder. Farklı arketipsel içeriklere bölünme eğilimi ise kolektif bilinçdışında buna karşıt bir eğilim tarafından dengelenir; bu karşıt eğilim, az önce tartışılan Antropos imgesi ve bir sonraki bölümde ele alınacak mandala sembolü aracılığıyla açığa çıkar.

Antropos, insanlığın “grup-ruhu” olarak görüldüğünde, tüm insanları birleştiren bağın ya da insanlar arası Eros’un imgesidir; insanlar arasındaki tüm iletişim ve topluluğun bilinç-öncesi zemini olarak anlaşılabilir. Aynı zamanda, herhangi bir tek içgüdüyü sınırsızca yaşama yönündeki sınırsız ya da tek yanlı dürtüye karşı duran, telafi eden ve sınırlayan psişik unsurdur.

Kolektif olarak insani, ulus-üstü topluluk olma sorunu, dünya çapındaki tehdit edici parçalanmaya tek çözüm olarak her geçen gün kendini daha fazla dayatmaktadır. Dünya komünizmi gerçekten de böyle bir ideali ortaya koymuştur; ancak bunu, komünizm ideolojisini desteklemeyen herkesin dışlayarak ve bireyler arasında özgür ve bilinçli bir duygu ilişkisi yerine grupla özdeşleşme temelinde yapmıştır. Böyle bir durumda sonuç olarak —ve bu bir ele geçirilme belirtisidir— doğal amacın tam tersi gerçekleşir ve bireyin, diğer insanlarla bilinçli bir ilişki kurması yerine, kitle içinde çözülmesi ortaya çıkar.

Başka bir deyişle, Antropos arketipi, ancak bireysel insanda yaratıcı biçimde konstale olup bilinçli hale geldiğinde olumlu biçimde işleyebilir. Jung, tüm -izmlere, moda olan akımlara ve ideolojik fanatizme karşı bu görüşte tek başına karşı durmuştur ve her taraftan eleştirilmesine rağmen fikrini hiçbir zaman değiştirmemiştir.”

Marie-Louise von Franz, “C.G. Jung – His Myth in Our Time”

Çeviri: Didem Çivici – Copyright ©2026
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)

*Yayıncıdan herhangi bir izin alınmamakla birlikte kâr amacı gütmeksizin topluma hizmet amacıyla çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Tüm sorumluluk Didem Çivici’ye aittir ve herhangi bir kısmının yayınlanmasına izin verilmez.

Yorum bırakın