“Satılık Ruh”: Jung’un Mirasının Ticarileştirilmesi Üzerine*

“Belirsizliğim, animamın bir rüyada bana verdiği bir kehanetten kaynaklanıyor: parçalara ayrılacağım ve parça parça satılacağım. Bu artık her şeyin zirvesi olurdu! Otobiyografiye karşı ‘olumsuz’ tutumum elbette bir savunmadır, ya da bir tür kendini korumadır. Onun hakkında olumlu düşünmeye cesaret edemiyorum.”[1]

Bu sözleri ilk okuduğumda sarsıldım. Sanki Jung yalnızca kendi yaşamına değil, bizim zamanımıza da ait olan bir şeyi önceden görmüş gibiydi: mirasının kaderine dair bir kehanet. Parçalara ayrılmak ve parça parça satılmak imgesi beni hâlâ etkiler; çünkü bunda bugün analitik psikolojiyi kuşatan asıl tehlikeyi görüyorum — bütün, ruh dolu ve dönüştürücü olması amaçlanan şeyin parçalanması ve ticarileştirilmesi. Bana göre bu rüya yalnızca Jung’a ait kişisel bir rüya değil, aynı zamanda kolektif bir öngörü, ölümünden sonra çalışmasının başına gelecek olanın habercisidir. Günümüzle bu kadar yakından örtüşmesiyse beni ürpertiyor.

Okuyacağınız bu yazıda, Jung’un rüyanın bende yarattığı duyguyu — derin bir huzursuzluk ve sorumluluk hissini — takip edeceğim. Bu rüyayla içsel bir bağ hissediyorum; sanki yalnızca Jung hakkında değil, bugün onun çalışmasını taşıyan hepimiz hakkında bir şeyler söylüyor — ve başlamak istediğim yer tam olarak burası.

Zamanın Ruhunu mu Takip Ediyoruz?

Analitik psikoloji bir meslek, bir iş ya da pazarlanacak bir ideoloji olarak doğmadı. O, psişenin gizemine, rüyaların ve sembollerin gerçekliğine ve sömürülme değil diyalog talep eden bilinçdışının yaşayan varlığına verilen bir yanıttı. Oysaki bugün, bu çalışmanın piyasanın taleplerine uyacak şekilde ne kadar sık uyarlanıp yeniden paketlendiğini, derinlik vaat eden ama onu by-pass eden programlara, sertifikalara ve markalı ürünlere dönüştürüldüğünü görmek beni giderek daha fazla rahatsız ediyor. Meslektaşlarımın ve kurumların (kimi zaman en iyi niyetlerle) görünürlük, markalaşma ve pazarlanabilirlik baskılarına yaslandıklarını görüyorum. Bir zamanlar kutsal ve inisiyasyona dayalı bir yol olarak kabul edilen şey, şimdi içsel sorumlulukla yaşanmak yerine dışsal tanınma ve ün için parlatılıp sergilenen, tüketilebilir bir şeye dönüşme riski taşıyor.

Bu beni huzursuz ediyor, çünkü korumamız gereken derinlik zayıflatılıyor, parça parça satılıyor ve bazı açılardan ihanete uğruyor. Bazen kendimi de suç ortağı gibi hissediyorum; sanki sessiz kalarak ya da belli yapılara katılarak Jung’un çalışmasının parçalarını onu küçülten güçlere teslim ediyormuşum gibi. Bu çelişkiyi taşıması ağır ama bilinçdışı tam da bu gerilimde konuşmaya başlıyor. Jung’un çalışması hiçbir zaman hızlı tüketim ya da kolay paketleme için tasarlanmadı; o, ruha yönelik uzun ve zorlu bir yüzleşmeye çağrıydı, ki bu yüzleşme, kestirme yolları reddeden ve satılmayı kabul etmeyen bir süreçti. Bunu unutmak, elimizde tuttuğumuz şeyin yalnızca teori ya da teknik değil, yaşayan bir ateş olduğunu unutmak demektir. Oysaki bu ateş, iyileştirebilen ama dikkatsizce ele alındığında yakabilen bir ateş.

Jung’un sözleriyse bu yolun ciddiyetini hatırlatıyor: “Yol tehlikesiz değil. İyi olan her şey pahalıdır ve kişiliğin gelişimi, en pahalı şeylerden biridir.” Bana kalırsa bu ifadeler, mecazi bir süs değil, hakiki bir gerçeği gösteriyor. Bireyleşme zaman, sabır ve anlam krizlerinden geçmeye, gölgeyle acı verici yüzleşmeleri göze almaya hazır olmayı gerektirir; aceleye gelmez ve satın alınamaz. Jung, gerçekten dönüştürücü olanın bir bedeli olduğunu biliyordu — para, acı, sebat ve etik dürüstlük olarak. 

Kırmızı Kitap’taysa bu noktayı günümüz ikilemlerine doğrudan hitap eden bir özdeyişle keskinleştirir: “Kurnazlık dünyayı fetheder, saflıksa ruhu. Bu yüzden ruha katılabilmek için ruh yoksulluğu yemini et.”

“Ruh yoksulluğu” yemini, bugün Jungiyen söyleme sıklıkla eşlik eden pazarlama stratejilerinin tam karşıtıdır. Bu, tevazu, sadelik ve ruhu ürüne dönüştürmeyi reddetmek demektir. Bu yemin, imajları, sertifikaları ve kestirme yolları satan “kurnazlığa” direnmemizi ister.

Jung’un en yakın çalışma arkadaşları bu ethosu anlıyordu. Marie-Louise von Franz, simya ve aktif imgelem üzerine yazılarında, içsel imgelerle çalışmanın sıradan bir hobi değil, disiplinli bir çıraklık olduğunu vurgulamıştı. Von Franz, simyayı hiçbir zaman metaforik bir süs ya da spiritüel bir marka haline indirmedi; aksine onu gerçek psişik süreçlerin haritası olarak tanımladı — tehlikeli, dönüştürücü ve etik bir kap gerektiren süreçler. O, simyasal imgelerin bilinçdışındaki gerçek dönüşüm deneyimlerine nasıl konuştuğunu gösterdi. Bu terimleri pazarlama sloganı olarak kullanmak, onları anlamından soyundurmak demekti. Simyayı mistik otorite kazanmak için kestirme bir yol olarak sunmaksa daha da kötü, zira bunu yapmak, sembolleri, gücü meşrulaştırmak için manipüle eder.

Barbara Hannah, Jung’un biyografisinde, Jung’u bireyleşmenin ağırlığının derinden farkında olan bir insan olarak resmeder. Hannah, Jung’un sabrını, sembollere saygısını ve psişeyi hızlı yorumlara indirgemeyi reddedişini vurgular. Ayrıca Jung’u ruhsal bir kral olarak değil, bireyleşmenin zorluklarını tevazuyla yaşayan biri olarak sunar. Kendini “simya ustası” olarak tahta çıkarmaya kalkışmaksa Jung’un etiğinin tam tersidir.

James Hillman da bizi terapinin ticarileştirilmesine karşı uyarmıştır. Terapötik endüstrinin ruhu beslemek yerine bağımlılığı, tüketimi ve sloganları yeniden üreten bir makineye dönüşebileceğini öngörmüştür. Hillman’ın çağrısı, imgesel olana dönmekti, yani, psişenin imge ve hikâyelerle konuşmasına izin vermeye —onu bir yaşam tarzı paketi olarak satmaya değil.

İsimlerini andığım bu kişiler bize analitik psikolojinin bir meta değil, derinlik ve sorumluluk çağrısı olan bir meslek olduğunu hatırlatır. Fakat metalaşmanın işaretlerini bir şekilde her yerde görmeye devam ediyoruz…

Hızlandırılmış sertifikalar: Bu programlar, aylar hatta haftalar içinde katılımcıların Jungiyen tekniklerde ya da yaklaşımlarda “sertifikalı” olabileceklerini beyan eder. Programlar her ne kadar mezunlarının tam uygulayıcı olarak yetkili olmadıklarını belirten açıklamalar eklese de bu sertifikaların varlığı, gücün kötüye kullanımına kapı aralar. Sembollerin kolayca metalaştırıldığı çağımızda, bir sertifika, psişik ateşle oynamak için bir lisansa dönüşür — sertifika ne derse desin. Bu tehlikeyi görmezden gelmek, “eğitmenin gölgesi” olarak adlandırılabilecek şeyi görmezden gelmektir: sembolik otorite vermenin gizli sorumluluğu. Jung, psikolojinin ve özellikle bilinçdışının çocuk oyuncağı olmadığını tekrar tekrar hatırlatmıştı. Uzun ve zorlu bir analiz ve eğitim süreci olmaksızın sertifika vermek, inisiyasyona dayalı derinliği hiç deneyimlememiş kişilere gücü devretmektir. Sertifika yalnızca bir kâğıt parçası değildir — arketipsel bir inisiyasyon jestidir, sembolik bir güç aktarımıdır. Bu güç, bireye erkenden ya da yüzeysel biçimde verildiğinde, altını geri kurşuna çevirme, kutsal olanı kirletme ve basitleştirme riski taşır. Eğitim — özellikle eğitmenlerin eğitimi — elbette hayati önemdedir. Fakat simyasal görev yavaştır; yıllar süren acı, tefekkür ve dönüşüm gerektirir. Bunu hızlı bir işlem, bir “FastTrack” olarak görmek hem ruha hem de çalışmanın kendisine ihanettir.

Kılıf olarak spiritüelleştirme: Bugün, analitik psikolojinin derinlikli dili — simya, gölge, anima, arketip — estetik bir süs olarak kullanılıyor. Bir zamanlar dönüştürücü şekilde kullanılan bu sözcükler, şimdi inzivalar, koçluk programları ve ruhtan yoksun spiritüel ürünler satmak için kullanılıyor. Jung’un çalışması trajik biçimde psikolojik ve simyasal bağlamından koparılıp pazarlanabilir bir “spiritüel sistem”e indirgenebiliyor. Böylece sanatsal ve kutsal imgeler bilinçdışının aracıları olarak değil, sloganlar, logolar ve ticari çekim unsurları olarak kötüye kullanılmış oluyor. Ortaya çıkan şeyse derinlik değil, kök salmış yeni bir manevi tüketimcilik türü. Jungiyen adı altında kısa programlar ve pratik teknikler satarak biz analistler de bu çarpıklığı besleme riski taşıyoruz: gururumuzu ve cebimizi beslerken aslında kutsal malzemeyi kötüye kullanıma açıyoruz. Fakat şunu hatırlamak zorundayız: Jung’un içgörüleri Yeni Çağ hareketi tarafından hızla sahiplenilmiş, eşzamanlılık ve arketip gibi kavramlar bilgi ve pratiğin titiz temeli olmaksızın popüler bir manevi dile dönüştürülmüştür. Bu tür bir yanlış kullanım ne yazık ki önemsiz değil. Bu yanlış kullanım, boşluklar ve kestirme yollar yaratır ve yavaşlığı talep eden simyasal dönüşümü hızlı bir çözüm fantezisine çevirerek bireyleşme sürecini raydan çıkarabilir. Jungiyen analistler ve eğitmenler olarak aslında bizler vesayet sorumluluğunu taşırız. Bu sorumluluk her sözcüğü ve her sembolü dikkatle tartmayı gerektirir ve onların tüketim nesnesi değil, dönüşümün yaşayan kapları olarak kalmasını sağlamak için çabalamayı da gerektirir. Arketipsel dil, ona ağırlığını veren acı ve dönüşüm olmaksızın sunulduğunda, ruhun kabı değil, derinliği gizleyen boş bir maskeye dönüşür.

Ünlü Pratisyenler ve Kurumlaşmanın Kapanı: Zamanımızın bir diğer tehlikesi hem kişisel hem kurumsal olarak otoritenin şişkinliğidir (inflation). Bir yanda, karizma ve görünürlüğün titizlik ve güvenirlikten daha önemli olduğunu kanıtlayan, on binlerce takipçiye sahip sosyal medya kullanıcıları, diğer yandaysa görünürlük ve büyümeyi, bütünlük ve derinliğin önüne koyarak aynı ayartmanın peşinde koşan eğitim kurumları… Her iki durumda da diploma/kurum, sorumluluk taşıyıcısı olmaktan çıkıp birer güç aracına dönüşme riski taşır. Diploma asla nötr bir olgu değildir; iyileştirebilen ya da zarar verebilen, tevazu getirebilen ya da şişirebilen arketipsel bir otorite taşır. Diploma, yanlış ellerde adeta bir silahtır— dikkatsizce kullanıldığında ruha zarar verebilecek bir araçtır. Jung bizi tam da bu tehlikeye karşı uyarmıştı: usta, kurtarıcı ya da peygamber figürüyle özdeşleşme. Ve yine de çağın tininin (Zeitgeist) baskısı altında bunu yapma riski taşıyoruz: Korumamız gereken mirası satıyor, ruha hizmetiyse görünür olma, takip edilme ya da hayranlık duyulma hırsıyla karıştırıyoruz. Eğitim kurumları da çağımızın malum ayartılarına karşı korunaklı değil ne yazık ki. Bir zamanlar Jung’un mirasının muhafızları olan enstitüler gelir, görünürlük ve genişlemeyi bütünlük ve derinliğin önüne koymaya kolaylıkla kayabilirler. Böyle olduğunda hem danışanlarla hem de çağımızın psişik gerçeklikleriyle yüzleşmeye hazırlıksız mezunlar üretme riski doğar. Fakat elbette ki bu tehlike yeni bir şey değil. Jung, simyacıların sanatlarını gizlilik içinde, kapalı kapılar ardında icra ettiklerini hatırlatmıştı bizlere. Simyacılar, çalışmanın tehlikeli olduğunu ve koruyucu bir alan gerektirdiğini biliyorlardı. Opus, kamusal teşhir altında özünü yitirirdi. Oysa bugün farklı bir dürtü görüyoruz: teşhir, kamusallık, kurumsal markalaşma. Belki bunun ardında da arketipsel bir itki vardır. Belki de kolektif psişe daha fazla görünürlük istiyordur ya da derinlik psikolojisinin daha geniş yayılımıdır talep. Ama öyle olsa bile motivasyonlarımız konusunda son derece dikkatli olmamız gerektiği kanaatindeyim. Motivasyonumuz ruha hizmet mi, yoksa piyasanın tini mi? İkisini karıştırmak bence tehlikeli. Zira kurumlar hırs, rekabet ve finansal kazanç araçlarına dönüştüğünde, bireyleşmenin gerçekleştiği o alanı korumaz, onu parçalar.

Neticede, bu eğilimlerden — hızlandırılmış sertifikalar, ruhsallığın markalaştırılması, ünlü pratisyenlerin yükselişi ve kurumların görünürlük ve kâr amacı — acı bir soru doğar: Gerçekten çağın tinini mi takip ediyoruz, yoksa onun tarafından tüketiliyor muyuz? Jung, çağın tininin güçlü ama eksik olduğunu, her zaman dışladığı şeylerin gölgesini taşıdığını söyler. Çağın tininin taleplerine eleştirel olmadan teslim olursak, analitik psikolojiyi pek çok metadan biri haline getirir, uğruna hizmet ettiği gizemi kaybederiz. Çağın tinini sorumluluk alarak takip etmek teslimiyet değil bilinç gerektirir. Elimizde tuttuğumuz ateşin farkında olmak ve o ateşi bize emanet eden ruh karşısında tevazu göstermek, sanıyorum ki sorumluluklarımızın başında gelmektedir.

Peki Tüm Bunlar Neden Önemli?

Bu eğilimler bizi neden kaygılandırmalı?

  • Danışanlar ve öğrenciler: Analitik çalışmanın derinliği, analistin aktarımı tutabilme, sembollerin kaosuna dayanabilme ve projeksiyonları kapsayabilme kapasitesine bağlıdır. Yüzeysel eğitimler, bu meziyetleri taşıyamayan uygulayıcılar üretir. Bunun karşılıysa zarar vermektir — başarısız tedaviler, hasar görmüş psişeler, hayal kırıklığı.
  • Gelenek: Jung’un fikirleri slogana indirgendikçe, analitik geleneğin entelektüel ve sembolik zenginliği çöker. “Gölge çalışması”, psişenin karanlık yüzüyle karşılaşma değil, bir hashtag haline gelir. “Anima”, dönüşümün numinöz aracısı değil, bir yaşam tarzı arketipi — dolayısıyla bir stereotip — haline gelir.
  • Kültür: Analitik psikoloji, bir zamanlar modernitenin verimlilik, kâr ve dışsal başarı takıntısına karşı bir karşı-pozisyon sunuyordu. Metalaştığında, kültüre meydan okumak ve onu geliştirmek yerine sadece onu taşımaya başlayacaktır.

Şahsen hissiyatım o ki, Jung’un mirasına sadık kalmak istiyorsak birkaç husus önemli ve gerekli:

  1. Sıkı ve Özenli Eğitim: Gerçek analitik formasyon, yıllar süren analiz, süpervizyon ve öz-çalışma ve öğrenme gerektirir. Kestirme yollar bunun yerini tutamaz.
  2. Mentorluk: Analitik eğitim, kitlesel bir pazar programı değil, bir çıraklık biçimi olarak kalmalıdır.
  3. Sorumluluk-Hesap Verebilirlik: Jung topluluğu, gücün kötüye kullanımını önlemek ve öğrencileri korumak için uygulayıcıları değerlendirme ve güvenirliği sağlayacak yapıları geliştirmelidir.
  4. Tevazu: Her şeyden önce analistler Jung’un “ruh yoksulluğu” yeminine dönmelidir. Bu tevazu, şişmeye, metalaşmaya ve gücün kötüye kullanımına karşı güvencedir.

Tam da burada analistin görevi netleşir. Mesleğimizin talepleri şunlardır: Karşıtların geriliminin ortasındayken düşmeden durabilmek; diplomanın gücünü bir silah olarak değil, bir sorumluluk olarak taşımak; arketipsel dili pazarlama estetiğine dönüştürme ayartısına direnmek; Jung’un yaptığı gibi, psikolojinin çocuk oyuncağı değil, ateşle karşılaşma olduğunu hatırlamak. 

Bizi zorlayan soru, bilgiyi dünyayla paylaşıp paylaşmamak değil, nasıl ve hangi ruhla paylaşacağımızdır. Motivasyonumuz gurur, kâr ya da insanlığı kurtarma yanılsamasıysa, çalışma yozlaşacaktır. Fakat motivasyonumuz, ruha hizmetse ve tevazu, sabır ve simyasal sürece sadakatle yaklaşıyorsak, o zaman o ilksel alevden bir şeyler korunabilir. Bilinçdışı, kestirme yollara teslim olmaz ve bireyleşme taksite bağlanamaz. Sanırım bugün bizden istenen, kurşunu altına mı yoksa altını yeniden kurşuna mı çevirdiğimizi ayırt etmektir.

Önümüzdeki tehlike soyut değil. Jungiyen psikoloji, kişisel gelişim ve spiritüellik pazarında bir markaya dönüşürse hem psişeye hem kurucuya ihanet etmiş oluruz. Fakat bizi ileriye götürecek olan yol hâlâ önümüzde: Moda yerine sadakati, markalaşma yerine çıraklığı, karizma yerine tevazuyu seçerek Jung’un başlattığını koruyabiliriz. 

Çağrıysa bence aşikar: Kurnazlığa direnmek ve sadeliğe dönmek. Satın alınamayacak olanı satmayı reddetmek. Simyasal çalışmayı, derinliğini koruyarak onurlandırmak. …ve her zaman hatırlamak: Ruh, özünde, satılık değildir.

Didem Çivici – Copyright ©2026
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)

*1 Ekim 2025 tarihinde yayınlanan “The Soul for Sale”: On the Commercialization of Jung’s Legacy yazısının Türkçe versiyonudur: https://pavonisegitim.com/2025/10/01/the-soul-for-sale-on-the-commercialization-of-jungs-legacy/

Kaynakça

Jung, C. G. (1963). Memories, Dreams, Reflections. Aniela Jaffé tarafından kaydedildi ve düzenlendi. New York: Vintage Books.

Jung, C. G. (2009). The Red Book: Liber Novus. Sonu Shamdasani tarafından düzenlendi. New York: W. W. Norton.

Jaffé, Aniela. (1971). Reflections on the Life and Dreams of C. G. Jung. New York: Harper & Row.

Hannah, Barbara. (1976). Jung: His Life and Work. A Biographical Memoir. New York: G. P. Putnam’s Sons.

von Franz, Marie-Louise. (1998). C. G. Jung: His Myth in Our Time. Toronto: Inner City Books.

Hillman, James. (1975). Re-Visioning Psychology. New York: Harper & Row.


[1] Reflections on the Life and Dreams of C.G. Jung (edited by Aniela Jaffé), (New York: Harper & Row, 1971), p. 84.

Yorum bırakın