Hans A. Illing’e
Sevgili Dr. Illing, 26 Ocak 1955
Bir hekim olarak ister nevroz ister psikoz olsun, herhangi bir ruhsal bozukluğu bireysel bir hastalık olarak görürüm; dolayısıyla hasta buna göre tedavi edilmelidir. Birey, ancak bir grubun üyesi olduğu ölçüde grup içinde tedavi edilebilir. Bu durum başlangıçta büyük bir rahatlamadır, çünkü grup içinde eriyerek bir noktaya kadar kendisinden kaçabilir. Bir grubun parçası olduğunda güven duygusu artar, sorumluluk duygusu ise azalır.
Bir keresinde askerlerle birlikte yarıklarla dolu tehlikeli bir buzuldan geçerken yoğun bir sise yakalandım. Durum o kadar tehlikeliydi ki herkes olduğu yerde durmak zorundaydı. Ama panik izi yoktu; tam tersine, neredeyse bir halk şenliği havası hakimdi! Eğer yalnız olsaydık ya da sadece iki kişi olsaydık, tehlike göz ardı edilemezdi ve bu kadar kolay geçiştirilemezdi. Oysa bu durumda cesur ve deneyimli olanlar parlayacak fırsatı buldu. Çekingen olanlar cesur olanlardan cesaret aldı ve buz üzerinde doğaçlama bir gece geçirmekten (ki bu donma tehlikesi olmadan atlatılamazdı) ya da iniş denemesi yapmanın tehlikelerinden hiç kimse söz etmedi. Bu, kitle zihniyetine tipik bir örnektir.
Gençler grup içerisindeyken, tek başlarınayken asla yapmayacakları şeyleri yaparlar. Savaş sırasında, askerler arasında görülen zorlantı nevrozları grup etkinlikleri sayesinde bir gecede kaybolmuştur. ((Oxford Hareketi gibi, mezheplerin grup itirafları iyi bilinir; aynı şekilde Lourdes’deki iyileşmeler de hayranlıkla izleyen bir topluluk olmadan düşünülemezdi.))
Gruplar, sadece şaşırtıcı iyileşmelere değil, aynı zamanda şaşırtıcı ruhsal değişimlere ve dönüşümlere de neden olurlar; çünkü telkin edilebilirlik artar. Bu gerçek, çok önceleri totaliter diktatörler tarafından fark edilmiştir; bu yüzden kitle geçit törenleri, slogan atmalar, tezahüratlar vs. düzenlenmiştir. Hitler, Reform hareketinden bu yana Almanya’daki en büyük kitlesel değişim deneyimini yaratmış ve Avrupa’ya milyonlarca ölüm pahasına mal olmuştur. Artan telkin edilebilirlik, bireyin çevresel etkilerin insafına kalması anlamına gelir; bu etkiler ister iyi ister kötü olsun. Ayrım yapma yetisi zayıflar, aynı şekilde kişisel sorumluluk duygusu da –tıpkı Oxford Hareketi’nde olduğu gibi bu sorumluluk “Rab İsa”ya bırakılır.
Alman Ordusunun psikolojisi hakkında sonradan insanlar hayret etmiştir –hiç de şaşılacak bir şey değil! Her bir asker ve subay, sadece kitlenin bir parçasıydı; telkinle yönlendirilmiş ve ahlaki sorumluluktan soyutlanmış haldeydi. Küçük bir grup bile, telkin gücü yüksek bir grup ruhu tarafından yönlendirilir. Bu ruh, iyi olduğu sürece olumlu sosyal etkiler yaratabilir, ama bireyin zihinsel ve ahlaki bağımsızlığı pahasına. Grup, egoyu öne çıkarır; kişi daha cesur, daha küstah, daha kendinden emin, daha pervasız hale gelir. Ama “Benlik” (Self) azalır, arka plana itilir ve ortalamaya kurban edilir.
Bu nedenle zayıf ve güvensiz kişiler sendikalara, örgütlere ve mümkünse 80 milyonluk bir ulusa ait olmaya çalışırlar! O zaman kişi büyük bir adam olur, çünkü diğer herkesle aynıdır; ama “Benliğini” kaybeder (ki şeytanın peşinde olduğu şey de budur!) – bireysel yargılama yeteneğini de.
Grup, egoya ancak grupla aynı fikirde olmadığı zaman baskı uygular. Bu nedenle, grup içindeki birey her zaman çoğunluk görüşüne mümkün olduğunca katılmaya ya da kendi görüşünü gruba dayatmaya eğilimlidir. Grubun birey üzerindeki düzleştirici etkisi, içlerinden birinin grup ruhuyla özdeşleşip “Lider” olmasıyla dengelenir. Bunun sonucu olarak, kitlesel insanın artan bencilliği (egotism) nedeniyle prestij ve güç çatışmaları sürekli ortaya çıkar.
Sosyal ben merkezcilik (egocentricity), grubun sayısal gücüyle orantılı olarak artar.
Hristiyan Bilimi, Oxford Hareketi ve diğer terapötik etkili mezheplerle ilgili pratik bir itirazım olmadığı gibi grup terapisine de bir itirazım yoktur. Ben de yaklaşık 40 yıl önce bir grup kurdum; ama bu grup analizden geçmiş kişilerden oluşuyordu ve amacı bireyin toplumsal tavrını harekete geçirmekti. Bu grup hâlâ etkinliğini sürdürmektedir.
Toplumsal tavır, hasta ile doktor arasındaki diyalektik ilişkide devreye girmez ve bu yüzden, hastalarımın çoğunda olduğu gibi, uyumsuz bir durumda kalabilir. Bu eksiklik, grup oluşturulduğunda ve bireylerin keskin köşelerini törpülemesi gerektiğinde ortaya çıkmıştır.
Bence grup terapisi sadece toplumsal insanın eğitimi açısından etkilidir. Bu yöndeki denemeler özellikle İngiltere’de analiz edilmemiş kişilerle yapılmaktadır ve bu denemeler benim başlattığım psikolojik kuramlara dayanmaktadır. P. W. Martin (Talboys, Oxted, Surrey) bu konuda size daha fazla bilgi verebilir. Bu denemelere çok değer veriyorum.
Ancak yukarıdaki eleştirel değerlendirmeler ışığında, grup terapisinin bireysel analizin yani iki birey arasındaki diyalektik sürecin ve bunun ardından gelen içsel psişik tartışmanın (bilinçdışı ile diyalog) yerini tutabileceğine inanmıyorum. Zira yaşamın tek taşıyıcısı ve her tür topluluğun özünü oluşturan şey bireydir; bu da onun niteliğini en önemli unsur haline getirir. Birey tam ve sağlam olmalıdır; aksi takdirde hiçbir şey sağlam olmaz, çünkü ne kadar sıfır bir araya gelse de toplamı sıfırdan fazla etmez.
Zayıf insanlardan oluşan bir grup, asla içlerinden herhangi birinden daha iyi olamaz; Böyle bir grup sadece zayıftır ve sadece koyunlardan oluşan bir devlette, başında vahşi bir köpekle gezen bir çoban bile olsa, bu devlet yine de koyun sürüsünden başka bir şey değildir.
Günümüzde bireyin toplumsallaşmasına çok önem verilmektedir; çünkü özel bir uyum yeteneği de gereklidir. Bu nedenle psikolojik yönelimli grupların oluşumu her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Ancak insanların başkalarına yaslanma ve çeşitli -izm’lere tutunma eğilimi –ki bu da güvenlik ve bağımsızlığı içsel kaynaklarda bulmak yerine dışsal nesnelere bağlanmak anlamına gelir– göz önüne alındığında, bireyin grubu bir baba veya anne figürüne denk tutması ve dolayısıyla hâlâ bağımlı, güvensiz ve çocuksu kalma tehlikesi her zaman vardır.
Toplumsal olarak uyum sağlamış olabilir, ama bireyliği ne olacak? Oysa toplumsal yapıya anlam veren yalnızca bireydir.
Eğer toplum sadece değerli bireylerden oluşsaydı, uyum sağlamak faydalı olurdu; ama gerçekte toplum büyük ölçüde budalalardan ve ahlaki açıdan zayıf bireylerden oluşur, düzeyi ise nadiren daha iyi temsilcilerinin seviyesine çıkar.
Kitle, bireysel tüm değerleri boğar.
Yüz akıllı kafa bir araya gelirse sonuç olarak tek büyük bir “aptal kafa” ortaya çıkar.
Eskiden bir bilgi yarışması sorusu vardı:
“Ahlaki seviyesi en düşük olan üç büyük organizasyon hangileridir?”
Cevap: Standard Oil, Katolik Kilisesi ve Alman Ordusu.
Oysa Hristiyan bir organizasyondan en yüksek ahlak düzeyi beklenir; ama çatışan hizipleri (grupları) bir arada tutma ihtiyacı, en şüpheli türden uzlaşmalarını zorunlu kılar.
(Cizvit mantığı ve Kilisenin çıkarları doğrultusunda gerçeğin saptırılması!)
Şimdiye kadar görülen en kötü örnekler Nazizm ve Komünizm’dir; bu durumlarda yalan, devletin temel ilkesine dönüşmüştür.
Göze çarpan erdemler görece nadirdir ve çoğunlukla bireysel başarılardır. Zihinsel ve ahlaki tembellik, korkaklık, bağnazlık ve bilinçsizlik her şeye hâkimdir. 50 yıllık öncü çalışmam var ve bu konuda anlatacak epey ilginç bir hikâyem olabilir. Kabul etmek gerekir ki bilimsel ve teknolojik gelişmeler yaşanmıştır; ancak insanların genel olarak daha zeki veya ahlaken daha iyi hale geldiğini kimse duymamıştır.
Bireyler geliştirilebilir çünkü tedaviye başvururlar. Ama toplumlar sadece kandırılmaya ve yanlış yönlendirilmeye müsaittir – ki bu, geçici olarak onların yararına bile olsa. Çünkü burada söz konusu olan sadece telkinin geçici ve ahlaki olarak zayıflatıcı etkileridir. (Bu yüzden, birkaç istisna dışında, tıbbi psikoterapistler uzun süredir telkin terapisinden vazgeçmişlerdir.)
İyi olan asla kolay elde edilmez; ne kadar çok çaba gerekirse o şey o kadar iyidir.
Sosyal olarak iyi sonuçlar da bedel gerektirir – genellikle sonradan, ama o zaman da faiz ve bileşik faizle birlikte (İtalya’da Mussolini dönemi ve onun yıkıcı sonu buna tanıktır).
Özetle, şu sonuçlara ulaştım:
1. Grup terapisi, toplumsal insanın eğitimi için vazgeçilmezdir.
2. Bireysel analizin yerine geçemez.
3. Bu iki psikoterapi biçimi birbirini tamamlar.
4. Grup terapisinin tehlikesi, kolektif düzeyde takılı kalmaktır.
5. Bireysel analizin tehlikesi ise toplumsal uyumun ihmal edilmesidir.
Saygılarımla,
C.G. Jung
(Carl Jung, Mektuplar Cilt II, s. 217-221)
Çeviri: Didem Çivici – Copyright ©2024
(Jungian Psychoanalyst- C.G. Jung Institut, Zürich)
kaynak: https://carljungdepthpsychologysite.blog/2020/08/15/individual-4/