Jungiyen psikoanalizin ne olduğunu, birey için nasıl bir deneyim olduğunu en iyi analizden geçen kişinin kendisi anlatabilir…
Analize başlamadan çok önce rüyalarımı dinlemeye başladım. Ancak ‘içeriden seslenen’in dilini analiz olmadan kavrayamazdım sanırım. Analiz benim için hep var olmuş olan ‘iç bilge’ ile iletişim kurmanın vazgeçilmez yolu. Aynı zamanda, yüzeyde gezinen, ancak derin anlamlara aç bilincimi derinliklerle buluşturmanın yolu. Bir netleşip bir gözden yitirilen bir yol bu. Çoğu zaman nereye gittiğini bilemeden yürüyorum bu yolda. Ama sonra dönüp baktığımda büyük resmi izlerinden yakalayabildiğimi fark ediyorum. İmgeler ve anlamlar, geçmiş ve şimdi, bilinç ve bilinç dışı arasındaki bağlar yürüdükçe örülüyor ; bir dantel gibi… Her adımda genişleyerek, merak ve hevesle yolu yürümeye devam ediyorum, istikametin kendi bütünlüğüm olduğunu ümit ederek…
50, Psikiyatrist
Her şey “rüyalarımı yazmalıyım” diyen iç sesimle başladı. Rüyalarımı yazıyor ve bir kenara bırakıyordum, uzun zaman düşündüm, analize başlama kararı alıp kapının eşiğinden döndüm ya da döndürüldüm. Orası muamma. Bir odaya girmeden önce kapıyı tıklatmak gibiydi analiz odasına girişim. İçeride beni hangi sürprizlerin beklediğini bilmemekle birlikte odada ne yapacağımla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Sadece birkaç şey bildiğimi sanarak başladım sürecime. Bilmekle anlamak, anlamakla içselleştirmek, içselleştirdikçe duvara toslamak gibi kavramların içinden bir sis bulutu gibi geçtim. Hala da geçmekteyim. Sadece her şeyi güzelleştirmeye çalışmamakla analistimin bana eşlikçiliğindeki berraklık veya şeffaflık beni daha meraklı olmaya sürükledi. Kaç seans ağzım açık ve şaşkınlıkla odadan çıktığımı sayamam. Bir insanın kendine verebileceği en iyi mirasın “analiz odasında” olduğunu söylemeyi, haykırmayı istedim çoğu kez. En çok da kendimin duvarlarına tosladım kendimi anlamaya çalışırken. Hiçbir şey toz pembe değilken her şey tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Yüzleşmenin durgunluğunda, korkusunda, kaygısında nasıl zırh giyilebilirliğini hala kendime sessizce fısıldarken buluyorum kendimi. Bir kapıdan girdim ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının farkına vardığım bir yerdeyim. Kendime kendimden bir yol açıp, kendi önümde durmanın ya da durmamanın sorumluluklarını üstleniyorum. Analiz benim için konfor alanımdan çıkıp zigzaglarla dolu hayatın içinde yürümek, diyebilirim; kavramların ötesinde hislerimle hareket edebildiğim gerçek bir oda. Ve bu yolculukta analistimin yetkinliği, güven vericiliği ve samimiyetle alan tutması önemsediğim bir konu. Doğru yerde olduğumu hissettiriyor.
45, Ev kadını
Analize başlamaya karar vermemle başlamam arasında yaklaşık 1 yıl süre var. Sanırım 3 kez başlamaya niyet ettim ve hepsinde eşikten döndüm. Başladığımdaysa neden orada olduğum sorusuna verdiğim yanıt yalnızca kim olduğuma dair derin bir “merak”tan ibaretti. Uzun zamandır, en yakınlarım da dahil, beni tam anlamı ile tanıyan hiç kimsenin olmadığını hissediyordum ve dahası, kendim de tam olarak bunun cevabını bilmiyordum. Kelimenin tam anlamıyla kendime yabancıydım. Bu hislerim hala geçerli ve analizle beraber merakım azalmadı, giderilmedi ve gittikçe artıyor ve bu benim için heyecan verici. Başlarda kendimi tekrar tekrar sonraki seanslara götürmekte hayli zorlandım ama rüyalarımda bu sürece dair içerikler de gelmeye başladı ve süreç benim için hız kazandı. Rüyalarım da aynı yoğunlukta gelmeye devam etti. Eh, evvelinde elbette ben de Analitik Psikoloji ile “alakalı” birçok içerik tüketmiştim ama yine de bu konuda gerçekten hiçbir şey bilmiyordum. Analistimin dediğine göre hiçbir şey bilmemek başlamak için çok güzel bir yerdi. Bilmek ve tecrübe etmenin ne kadar farklı şeyler olduğunu şu ana kadarki analiz sürecim üzerine düşününce fark ediyorum ve bunu anlatarak aktarabilmek sanırım mümkün değil.
Rüyalara gelince; yazmaya dahi tenezzül etmediğim kısacık rüyalarımın beni nasıl içeriklerle yüzleştirdiklerini, ne derece önemli rüyalar olduklarını görüyorum ve artık kendim için başka bir yolun mümkün olmadığını hissediyorum. Burası kendimle ilgili var olan görüşlerimi haklı çıkarabileceğim bir yer değil. Yolun nereye çıkacağını bilmiyorum ama yürümeye hevesliyim.
36, İngilizce öğretmeni
“Yazmasam ölürdüm,” değil de “Başlamasaydım delirirdim,” benimkisi… İşte böyle bir ruh haliyle başladım Jungiyen analize. Nereden kaynaklandığından emin olmadığım içsel bir bilgim vardı. Birini arıyordum ve bu birinin beni iyileştirmek, düzeltmek, “normalleştirmek” gibi bir gündemi olmamalıydı. Ben çoğu kişiye saçma, anlamsız, bağlamsız ve mantıksız gelen ne varsa onları konuşabilmeyi istiyordum. Masallara, mitolojiye ve antropolojiye aşinalığım da sembollerin çok temel, esaslı ve evrensel anahtarlar olduklarına, sembolünse kolektif bir dil olduğuna işaret ediyordu. Ama onları okumak, onlar hakkında sayfalarca bilgiye sahip olmak yetmiyordu. Bilmek bu değildi. Yıllarca okuduktan sonra nihayet kabul etmiştim ki sembollerin devamlı etrafında dolanıyor ama yolumu bulamıyordum. Ne büyük bir hayal kırıklığı! Yolumu buldum mu peki? Bu soruya, “yol nedir,” diye yeni bir soruyla cevap verebilirim şimdi. Yolumu bulmadım ama kendimi devasa bir yapbozun içinde yaşarken buldum. Analiz ise elimdeki tek aracım. Kendisi de yaşayan bir sembol hatta bence. Analiz, devasa yapbozdaki “on bin ayrı şeyi” bir araya getirmek için bana yardımcı olan bir araç; rüyalarımın, mitolojik kahramanların ve masalların, yani zihnimin sınırlarının ötesinde var olanların dünyalarıyla beni bir araya getiren bir araç. Bilincinde olmasam da ben sandığımdan bağımsız var olarak beni etkileyen şeylerle karşılaştığım, tanıştığım, konuştuğum, dokunduğum, hissettiğim, yani tam anlamıyla deneyimleyerek yaşadığım yapbozumda sabırla durabilme gücü veren bir araç. Eksik sandığım, yok saydığım parçalar, yani görmezden geldiğim niteliklerim, farkında olmadığım düşünce ve davranış modellerim, hayatımda tekrar eden tüm acıklı ve görkemli hikayelerim kendilerini sonsuz çeşitlilikte gösteriyorlar analizin içerisinde. Parçalar yerlerini bulduklarında ancak gerçekten ve derinden anlıyor ve böylece bir yaş daha alabiliyorum. Bazı günler “aha!” anlarıyla coşuyor, bazı günler gözyaşlarına boğuluyorum. Evet, tıpkı yaşamın kendisi gibi Jungiyen analiz de gül bahçesi vadetmiyor, o hem gülleri hem de dikenleri vadediyor. İkisine de eyvallah diyebilme vakti gelmişse, sözcüklerin olmadığı bir yerde açıklanamaz ve mantıksız gibi algılananı, kendimizi ve yaşamı gerçekten deneyimleyerek bilmeye başladığımız yer burası. Gerisi lafügüzaf!
43, Yönetici
Analizle ilgili birçok şey söyleyebilecekken aslında analizi tam olarak anlatamayacağımı yazmaya başladığım anda anladım. Analize başlarken amacım okuyarak, seminerlere katılarak, dinleyerek entelektüel olarak kavradığım (daha doğrusu kavradığımı sandığım) temel Jung kavramlarını, iç görüleri günlük yaşamımda uygulamaya başlamak, pratikte de bunları kişisel gelişimime yansıtmaktı. Analize başlayınca, onu deneyimlemenin ne kadar bambaşka ve ancak analize girince anlaşılacak bir şey olduğunu ve tek başına başarılmasının neredeyse imkânsız olduğunu gördüm. Analiz sayesinde rüyalarla her akşam otonom olarak gelen mesajları tam ‘işte anladım’ dediğim yerde ne kadar yanlış anladığımı fark etmek, analizin nasıl çalıştığını hala pek anlamasam da bir şekilde rüyaların hayatıma rehberlik eden iç görü ve deneyimler taşıdığını, günlük yaşamda bilinçli ya da bilinçsiz olarak işlev gördüğünü tecrübe etmek inanılmaz bir keyif benim için. Zor ama müthiş bir yolculuk, kendi masalının kahramanı olmak gibi.
46, İnşaat mühendisi
Analizi bir paragrafta anlatmak mümkün değil ama en yalın, bedenimde bulduğum hissiyle bu, çıktığım en uzun yolculuk. Bir seneyi ve sayfalarca rüyayı geride bırakırken bu sürecin kolay olduğu yalanını söylemek istemiyorum. Aksine, ben bu yola uyarılarla çıktım, gördüğüm rüyalar ve belki de kesişen hayat hikayelerimizin bize yaktığı bir yeşil ışıktı bu analiz süreci. Kolay başlamadı evet ve sancılarla devam ediyor. Sayfalar içinde bir ileri iki geri giderken bu hikâye benim demiştim biliyorum ama yolda analistimin, ailemin, çevremdeki herkes ve her şeyin bu hikâyenin içinde nasıl ilişkilendiğini ve birlikte yeniden şekillenişimizi izliyorum.
32, Pasta Şefi
Analiz bana çok önemli biri olmadığımı fakat bununla beraber sorumluluğu üstlenilecek, bütünüyle sahiplenilecek ve ciddiye alınacak bir yaşam serüvenine de sahip olduğumu hissettirdi. Bu kavramlar oldukça kilit geliyor bana: sahiplenmek, sorumluluk almak ve ciddiye almak. Yaşamımda birçok olay bu hayati tavırların eksikliğinden ötürü bir yara gibi duruyormuş içimde. Cesaret buldum. Varoluşuma kendimi hissettirmek beni canlı hissettirdi. Yalnızca kendimin değil yaşamın kaynağının aklına odaklanma eğilimim oldu. Olanlara yönelik öznel çıkarımlarla beraber nesnel anlamda ne anlama geldiklerini merak etmeye başladım. Pek merak eden biri değildim. Doğru ya da yanlış, olanlara beni daha iyi hissettirecek olan yorumu getirmek alışkanlığımdı. Bu da şeyleri oldukları gibi görmemi zorlaştırıyordu haliyle. Şimdi aklımdan geçen bir değerlendirmenin karşısında olası birkaç ihtimali daha koyduğumu fark ediyorum. Bu şeylere tek yanlı bakmamamı kolaylaştırıyor ve haliyle dışımda olan olayları anlamlandırmama da yardımcı oluyor -ve tabi başka insanları daha iyi anlamama da yardımcı oluyor. Hayatımın bireysel önemi kadar kolektif önemi de ilgimi çeker oldu. Tüm yaşamım bütünün tezahürlerinden biriyse eğer, dikkatimi bu kadim motife ait her şeye yöneltmeye koyuldum çünkü seçimlerim de bu motife şekil verecekti. Heyecan, yaşamın kendisi olmuştu. Süreçle beraber ne şahane bildim kendimi ne de aşağılık. Kendimi bazen olduğumdan daha iyi bilmem suni bir haz verse de karşı kutbu olan aşağılık hisleri yaşamak bir o kadar da canımı yakıyordu. Kendimi olduğumdan iyi görüyor olmanın suni hazzından vazgeçmek kolay olmadı ama aşağılık hissetmenin sancısından sıyrılmaya değerdi. Hem bazen iki uç arasında yalpalamalarım canlılığımı baltalıyordu. Hayattan kopuk yaşıyor olmak hissettiğim bazı sancıların açıklamasıymış sanki. Büyüklendiğimde de yerin dibine girdiğimde de deneyimlenmesi zor bir şeymiş hayata katılmak. Bu iki zıtlığı bir potada eritebilme kabı bulduğum için hayattan biri olmak kolaylaştı benim için. Hayatın olası hediyelerini de olası trajedilerini de büyütmeme eğiliminde oldum. Hiçbir şey vadetmeyen bir hayatı yaşamak, olacakları zihnimin varsayımlarına uydurmak zorunda olmamak, yönsüz kalmama neden olarak canıma da okudu fakat bununla beraber beklentisizliğin özgürlüğünü de hissettirdi. Hayat benim istediğim şekilde olmak zorunda değildi. Olduğu şey kadar güzeldi, anlıyordum. Tek bir kelime hakkım olsaydı analiz sürecini anlatmak için, ‘sahici’ derdim. Daha sahici seviniyorum, daha sahici üzülüyorum, daha sahici ümitliyim, daha sahici karamsar, daha sahici öfkeliyim, daha sahici sakin ve bence bir karşıtı yok daha sahici inançlıyım.
33, Psikolog
Analiz, simya sürecinin kendisi gibi, altınızda ateşlerin yandığı, kanınızın fokurdadığı, gün gelip her şeyin beyazlaştığı ardından yeniden gerilimin başladığı bir süreç. Parçalara ayrıldığınız ama ötesinde daha güçlü birleştiğiniz bir süreç. Analizin kendisi sizden madden ve manen mevcudiyetinizi istiyor, tüm uyanıklığınız ile rüyalarınızın başına oturmanızı bekliyor çünkü en önemli uğraş kendinsin, diyor. En sevdiğim kısmı elbet ki yaşama daha ilişki kurarak bakmak ama baktığını sandığın o anda ise ensende seni avlayan ve yolun sonu olmadığını sana hatırlatması. Heybeme katılan ise yolda hatırlanan o dil, yaşama dair adımlarımı tercüme etmeme yarayan, yolumu genişleten. Bir analiz biter mi, sanmıyorum, yaşam olduğu sürece sürecek bir eşlik. Bir seferlik ya da bir nefeslik olması pek mümkün değil. Belki görüp, duyacakların pek hoşuna gitmeyecek, belki miden bulanacak ama duydukların ne analistin yorumu ne bir rüyanın yorumu, süreçte belki de en kıymetlisi, tüm gerçeğin sana kendi derinliğinden sunulması. Ve bil ki analizin bir yorumu yok sana dair, bir etiketi de yaşam gibi devinen bir sürecin en kıymetli tercümesi olanlar. Bilincin ve bilinçdışının köprülerini keşfetmek, iki dünyada yaşamak için bir yol. Ve elbette yola adanmış bir analist ile yol almak kesinlikle buluşmaların en lezizi.
43, Danışman