Rüya Dili ve Jungiyen Rüya Analizi

C. G. Jung’a göre psikolojik olgular (fenomenler) sürekli gelişmeye ve yaratmaya devam ederler. Rüyalar da birer psikolojik olgu oldukları için, rüyaların içeriğine indirgeyici şekilde yaklaşırsak rüyayı öldürürüz.

Rüya, aynı psişe gibi salt Doğa’dır ve sadece bu nedenden ötürü dahi bilince karmaşık ve anlaşılmaz gelir. İçeriğinde metaforlar ve semboller olması, rüyaların tam olarak anlaşılmasını zorlaştırır. Fakat neyse ki rüya diline başka alanlarda da rastlamaktayız: Mitler, masallar, efsaneler… Tüm bunlar sembolik, metaforlarla dolu ve görsel anlatıma sahip bir dil içerirler.

Rüyada semboller belki de en ilgi çekici konudur. Bu konu da psikolojinin önde gelen iki bilim insanı tarafından tamamıyla farklı şekilde incelenmiştir:

Freud, sembolü gösterge/işaret (sign) olarak ele alırken Jung, sembolün bir işaret olmaktan çok daha geniş bir alanı kapsadığını söyledi. Freud’a göre sembol, bilinçdışı bir çatışma/arzunun mecazi ifadesiydi ve hakiki anlamı örtüyordu. Örneğin, sivri her şey fallik (erkeklik organı) işaretken delik ve kâseyi andıran her şey de yoniyi (kadınlık organı) işaret ediyordu. Fakat Jung, konu sembol olunca ezoterik bilgileri ve simyayı, dini anlatımları ve masal, efsane, mit gibi hikayeleri gündeme getiriyordu. Ona göre semboller anlamlı, arketipsel, sezgisel, canlı, çatışma çözücü, geliştirici unsurlardı ve aşkın (transcendence) işleve sahiptiler. En önemlisi de psişik bütünlemeye katkı sunan numinoz bir etki yaratmaktaydılar. Jung, sembollerin aşkın işlevleri sayesinde zıtlıkların (iyi-kötü / bilinç-bilinçdışı / persona-gölge / ego-Benlik gibi) ortasında durabileceğimizi ve gölge/bilinçdışı entegrasyonunu daha kolay sağlayabileceğimizi öne sürmüştü. Fakat rüyalarla çalışırken sembollerle ilgili önemli olduğunu düşündüğüm bir husus varsa o da sembollerin sadece kolektif anlamlarının rüyanın içeriğinin anlaşılmasında yaratabileceği zorluklar. Semboller kolektif oldukları kadar biriciktirler ve aslında çoğunlukla rüya sahibi için biricik anlam içerirler. Bu nedenle bir sembol sözlüğüne başvurmak genelde rüyanın anlamıyla buluşmak için işe yaramaz. Rüya sembolünün ne anlama geldiğini anlamak bazen haftalar, aylar ya da yıllar alabilir: Rüya dizilerini takip etmek, bilinçli yaşamdaki izdüşümünü bulmak ve sembolün yarattığı duyguları takip etmek zaruridir.

Dil ve semboller sorunu rüyalar söz konusu olduğunda en önemli konuydu. Bu sorunu Freud “çağrışım” metodu ile çözmeye çalışmıştır. Freud, rüyada görülen bir imgenin rüya gören kişide uyandırdığı kelimeleri önemsemiş ve rüya içeriğine bu yanan kavramlarla ulaşabileceğini öne sürmüştür. Fakat Jung, çağrışım metodunun rüyanın anlamını yakalamak bir kenara dursun, anlamından ve mesajından uzaklaştırdığını düşünüyordu. Çağrışım metodu, rüya görenin en fazla komplekslerine ulaşabilirdi. Bir kelimenin sizde çağrıştırdığı kavramların incelenmesiyle varılan sonuç, sizin anne ve baba kompleksi gibi komplekslerinizin içerikleri hakkında bilgi verebilirdi en fazla. Bu nedenle Jung, çağrışım metodunu uygulamayı yetersiz bulmuş, “rüya ne diyorsa o” anlayışında kalmış ve rüyayı saf malzeme olarak ele almıştır. Örneğin rüyada aslan gören kişinin kişisel olarak aslanla ilişkilendirdiği kavramlardan daha çok aslanın doğada ne şekilde yer aldığına ya da rüyada tramvay görüldüyse tramvayın ne işe yaradığına odaklanmıştır. “Bu nedir? Ne işe yarar?” anahtar sorularımızdır.

Rüya dilini anlamak için Jungiyen yaklaşımda kullandığımız diğer bir yaklaşım olan “amplifikasyon” (mübalağa) en basit anlamıyla rüya içeriğinin genişletilmesi, abartılması ve hikâyenin devam ettirilmesidir. Jung bu fikri ilk kez 1908 yılında Freud tarafından düzenlenen bir derlemede tanıtmıştı. 1935’te “kelimenin veya görüntünün içine yerleştirildiği dokuyu” bulma ihtiyacından bahsetti (Jung, 1968, s. 84). Orada, amplifikasyonun bir tür doğal mantığı (logic) takip ettiği iddiasında bulundu.

Açıklığa kavuşturmak, daha geniş hale getirmek ve tabiri caizse, belirsiz, ince ve katılması zor olabilecek malzemenin hacmini artırmak için mitik, tarihi ve kültürel paralelliklerin kullanımını içeren amplifikasyon aracılığıyla analist, hastanın kişisel rüya içeriğinin ötesine, rüya malzemesinin daha geniş etkilerine ulaşmasını sağlar. Böylece hasta daha az yalnız hisseder ve kişisel nevrozunu insanlığın genel acı ve üretkenliği içerisinde de keşfedebilir. Yani diyebiliriz ki, amplifikasyonun değeri, bilinçdışının arketipsel yapılarına ulaşmayı mümkün kılmasında yatar.

Rüyaların anlaşılmamasının bir nedeni metafor ve sembolik dile sahip olmasıyken diğer bir nedeni de rüyanın içeriğinin olduğu gibi algılanamamasıdır. Çünkü rüyayı hatırlarken çoğunlukla projeksiyon yaparız. Örneğin, rüyadaki kişiyi imago ilan eder ve ona yansıtma (projeksiyon) yaparız. Örneğin rüyamda en yakın arkadaşımı, gerçekte de sergilediği bir tavrıyla (hatta pek sevmediğim bir tutumuyla) görmüşümdür. “Hah! İşte tam da böyle davranıyor!” derim ve hop! Projeksiyonu yapıştırırım. Sonuç olarak rüyayı sadece objektif (nesnel) boyutuyla görür, sübjektif (öznel) boyutu yok sayarım. Oysaki rüyaların, bireyin kendi psişik tiyatrosu olarak ele alındığı Jungiyen rüya analizinde böyle bir yaklaşım sadece tek tarafın görülmesini sağlar. Rüyayı anlayabilmek için projeksiyonun geri çekilmesi gerekir. Ancak bu şekilde rüyanın öznel boyutunu görebiliriz. Bu sayede gölgenin taşıdığı enerji açığa çıkar ve rüyanın sembolleri anlaşılmaya başlar. Kendi rüya analizi yaklaşımımda projeksiyonun geri çekilebilmesinin bir yolu olarak rüya içeriğinin sübjektif olarak ele alınma kısmını asla es geçmiyorum. Bunun içinse başlıca sorduğum soru şudur:

“Ben ne zamanlar ne gibi durumlarda bu kişi gibi davranıyorum?”

Projeksiyon, adaptasyonun ciddi şekilde bozulduğunu gösterir ve duygusal abartılar şeklinde yaşanır. Yansıtılan şey “reflect” edilmelidir, yani projeksiyon içeriğine bilinç getirilmeli ve bu içerik sahiplenilmelidir. “Reflect”in kökü “re-flexio”dur, yani yeniden bükmek, demektir. Dışarı yansıtılan psişik içerik bu sayede yeniden geri alınır.

Bunların dışında rüya yaklaşımında yer alan bir vurgu da rüyadaki kişilerin cinsiyetleri ve sembolize ettikleri değerlerdir. Rüyada hemcins gölge karakterimizi ifade ederken karşı cins ise erkekte anima, kadında ise animusu ifade eder. Bu elbette ki rüyanın sübjektif ele alınışıdır ve özellikle de rüyadaki karakterler gerçek hayatta tanımadığımız kişilerse bu durum geçerlidir. Eğer gerçek hayatta tanıdığımız kişilerse, sübjektif yaklaşımla beraber objektif, yani nesnel yaklaşımı da birlikte değerlendiririz. Örneğin rüyamda annemi gördüysem bu hem annemle hem de psişemdeki anne kompleksi/arketiple ilişkili ele alınmalıdır.

Bu yaklaşımların yanında, aslında Jungiyen rüya yaklaşımının bireyi ulaştırdığı asıl uygulama “aktif imgelem” dediğimiz bilinçli pratiktir. Bilinçdışı anlatım ya da sembollerin canlandırılıp birer kişilik kazandırıldığı bu yaklaşım her birey için uygun olmadığı gibi bir analist desteği olmadan da uygulanması tavsiye edilmemektedir. Bunun en önemli nedeni, bireyin ego gelişiminin yeterli olmadığı durumlarda bilinçdışı ile temasın bilinci (egoyu) yıkıcı etki doğurabilme ihtimalidir. Bu nedenle aktif imgelem uygulaması genelde analizin ileri safhalarında kullanılır. Fakat bu uygulamanın dışında başvurulan sanatsal ifadeye (resim, heykel, seramik, dans, vs.), yazmaya ve iç sesleri ifade edici yöntemlere (voice dialogue gibi) başvurmak güçlü bir şekilde önerilir. Rüyaların ifade bulması, hatta yaşamaya devam etmeleri, rüya sembollerinin içerdiği psişik enerjinin güçlenmesini sağlar ve bireyi geliştirici/iyileştirici etki bu sayede artar.

Son olarak, ünlü Jungiyen analist Marie-Louise von Franz’ın rüyalarla ilgili ifadelerine yer vermek istiyorum. Von Franz, rüyalar söz konusu olduğunda, “gözleri biraz kısmalı, entelektüel seviyede düşünmeye odaklanmamalı, duygu ve sezgilere yer açmalı ve mizahı davet etmeli,” der. Haksız değildir. Rüya, zihin odaklı bireye ters köşe yapar, ona tamamıyla irrasyonel bir dünya sunar ve bu dünyada hissetme ve sezgi fonksiyonları en önemli uzuvlarımızdır.

Didem Çivici – Copyright ©2020
(Jungiyen Analist -Diploma Candidate- C.G. Jung Institut, Zürich)

Rüya Dili ve Jungiyen Rüya Analizi” üzerine 2 yorum

  1. Paylaşımlarınız için tekrar tekrar teşekkür ederim. Sadece bu anlatılarınızdan ve yazılarınızdan o kadar faydalandım ki, zorlanma yaşadığım bazı insan ilişkilerindeki özü, kendimi görebiliyorum artık çoğu zaman, gerçi bunun sonrasında ne yapmam gerektiğini bilmiyorum 🙂 ama olsun farketmek bile güzel 💕
    Sevgi ve saygılarımla,
    Özlem

    Liked by 1 kişi

Didem Çivici için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s